Anasayfa | Mülkiye | Dernek | Vakıf | KAZAN A.Ş. | Linkler
MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ
Duyurular | Konuşmalar - Yazılar | Yayınlar | Şubeler | Galeri | İletişim
18 Aralık 2014 Perşembe
 
 Çarşamba Söyleşileri
 Suriye Söyleşisi - Bereket Kar ve Hakan Mertcan
 2 Temmuz Anması - Ercüment Özkaya
 Madımak\'tan Konuşalım - Ayhan Yalçınkaya
 Havva Neşe Özgen - Sınırın Ekonomi Politiği
 Marx ve Weber\'de Doğu
 153. Kuruluş Yıldönümü Konuşmaları (4 Aralık 2012)
 Dekanımız Pof. Dr. Yalçın Karatepe\'nin Konuşması
 Genel Başkanımız Doç. Dr. Sevilay Çelenk\'in Konuşması
 Alev Özkazanç - Türkiye Toplumunu Bir arada Tutan Nedir?
 153. Yıl: Mülkiye Büyük Ödülü - Nadire Mater
 Kadınlar Nasıl Bir Ankara İstiyor
 Siyasi Cinayetler ve Cezasızlık
 Barış Gazeteciliği
 Psikanaliz ve Dil
 Yalçın Küçük İçin Özgürlük İstiyoruz
 Tarih Üzerine - Melek Fırat
 Almanya'da Neonazi Cinayetleri ve Derin Devlet
 Akademik Toplantılar
 Toplumsal Alan ve Planlama 1
 Toplumsal Alan ve Planlama 2
 Toplumsal Alan ve Planlama 3
 Şiirler-Öyküler
 Yazılar
 Eski ve Yeni Büyüme Etkenleri ve Türkiye'nin Büyümesi
 TÜRKİYE’NİN 2001 BUNALIMI SONRASINDAKİ BÜYÜMESİNİN NİTELİĞİ, ...
 Geleneksel İktisat Bilimi, Sağcı İktisat Kuramları, Yeni Bir Sentez - Tuncer BULUTAY
 Mülkiyeliler Birliği Konuşmacı : Prof. Dr. Tuncer Bulutay
 SBF-DER'e Üye Eski Öğrencilerle Konuşma - Tuncer BULUTAY
 Şeref Kitabı
 
 Eski ve Yeni Büyüme Etkenleri ve Türkiye'nin Büyümesi

Tuncer Bulutay

Genel Giriş

Değerli bilimadamı Prof Dr. Ümit Şenesen için yapılan toplantıda yaptığım konuşmanın genişletilmiş şekli olan bu yazıda önce eski ve yeni büyüme etkenlerini ele alacağım. Bu incelemeler yazının ilk bölümünün konusunu oluşturacak. Bu etkenlerin gelişme ve büyüme konusunun çeşitli boyutları karşısında dar bir bakış açısı oluşturduklarını düşünüyorum. Özellikle Türkiye ekonomisi sözkonusu olduğunda konunun özgün bir yaklaşımla incelenmesi gerektiği kanısındayım. Dolayısıyla, yazımda ikinci, daha önemli bir bölüme de yer veriyorum.

İlk bölümde geleneksel esas akım iktisadının görüşlerini özetleyeceğim. Onlara geçmeden, varsayımlarla geçiştirilen ilgili önemli olgulara dikkat çekmek istiyorum. İlk nokta yapılan bir temel varsayımdır. Bu varsayımda büyümeyi hedeflemenin sorunsuz bir nitelik taşıdığı kabul edilir. Oysa, enazından Roma Klübü’nün geçmişteki ünlü raporunda vurgulandığı gibi, büyüme sorunsuz, kusursuz değildir. Herşeyden önce, doğanın korunması gerekir. E.O.Wilson’un söylediği gibi, bugünkü teknoloji ile dünyayı A.B.D. düzeyine çıkarabilmek için iki ek yerküreye daha gerek vardır (D.Kuban, Cumhuriyet, Bilim Teknoloji, 3 Ağustos 2012: 5).

İlgili ikinci bir nokta, iklim değişimlerinin, yağmur azlığının, kuraklıkların, açlıkların, hastalıkların büyük iktisadi felaketlere, ölümlere yol açmış olmasıdır. Tarihteki bu nitelikte yıkımlar, New Scientist dergisine ve bilimadamlarının araştırmalarına dayanılarak Milliyet Gazetesi’nde (9 Ağustos 2012: 8) özetleniyor.

Önemli bir diğer ilginç olay, geçmişte öldürücü etkileriyle salgın hastalıkların yaşanmış olmasıdır. Eskiden okuduğum J.Diamond’un kitaplarında, Batı dünyasının Güney Amerika’yı istilasında en büyük yerli ölümlerinin, savaşlardan ziyade, Batılı insanların getirdiği, yerli halkın alışık ve bağışık olmadığı mikroplarla, hastalıklarla yaşandığını görmüştüm.

Bilindiği gibi, tüm dünyada geçmişte yaşanmış bu hastalıklar arasında veba salgınları da vardır. Ama bu feci sonuçlu salgınların bazen olumlu sonuçları da olabilmiştir. Örneğin, 14. yüzyılda Avrupa’da yaşanmış olan büyük veba salgını kütlelerin ölümüne neden olmuştur. Aynı felaket işçi sayısını azaltarak ücretlerin artması sonucunu yaratmıştır. Bazı yazarlara göre, bunun da Sanayi Devrimi’nin oluşmasında önemli katkısı olmuştur.

Belirtmek istediğim diğer bir önemli olay, büyümenin, dolayısıyla ulusal gelirin ölçülmesi sorunudur. Benim de katıldığım bir görüşe göre, ulusal servet ve gelirin ölçümünde önemli sorunlar vardır.

Ülkeler arasında gelir, gelişmişlik düzeyi ve büyüme açısından önemli farklar olduğu bilinir. Bilinen bir diğer olay, aşağıda açıklayacağım gibi, bu farklılıkların Sanayi Devrimi sonrasında çok artmış olmasıdır. Bu farklılıklar, geride kalmış ülkelerin gelişmişleri yakalayabilme şansları sürekli tartışma konusudur. Ayrıca, dünya çapında büyümenin temel gücü ve motoru olma rolünün Asya ülkelerine geçtiği savları günümüzün temel gündem konuları arasındadır. (Başka yazılarımda ele aldığım bu konular bu yazının kapsamı dışındadır.)

Birinci bölümde inceleyeceğim ilk konu sözkonusu farklılıkları yaratan Sanayi Devrimi olacaktır. Sonra ele alacağım büyüme etkenleri sırasıyla şöyledir: i) Büyüme modelleri, Solow modeli, fizik sermaye, teknolojik gelişme, ii) beşeri sermaye, iii) fikirler, dışsallık, artan getiri, iv) dokunulmaz sermaye, bilgi sermayesi, v) kurumların önemi. (Rantlar konusunu ikinci bölümde ele alacağım.)

Bunlar, tabii, büyüme etkenlerinin tümü değildir. Başka önemli etkenler de vardır: Siyasal ve iktisadi rejim ve politikalar, özel ve kamu kesimi ağırlığı, gelir ve servet dağılımları, yeniden gelir bölüşümü konuları, ülkelerin tarihsel gelişmeleri, doğal kaynakları ve coğrafi durumu, etnik ve dinsel bağlılıkları, kültür ve gelenekleri, nüfus, nüfusun kent-köy ayırımı, iç ve dış göçler ve demografik eğilimler, iç ve dış çatışma ve savaşlar, çeşitli şoklar (petrol şokları gibi), dış yardımlar, dıştan doğrudan ve finansal yatırımlar, işçilerin yurda gönderdiği paralar v. b. gibi. Bunlardan bazılarını eski çalışmalarımda ele aldım; bir kısmını da ikinci bölümde ele alacağım.

Bu yazının kapsamı dışında kalan şu önemli konuları da son zamanlarda incelediğimi, incelemekte olduğumu da belirtmeliyim: Küreselleşme, borçlanma, fon ve para akımları, dikine uzmanlaşma (sunum zincirinin parçalanması). Bunlar da büyüme etkeni işlevi görebilmektedir. Ama, bilindiği gibi, bunlar Batı dünyasının yaşamakta olduğu bunalımın temel nedenleri arasındadır. Kanımca, Türkiye de bu büyük tehlikelerle karşı karşıyadır.

Yazımın ilk bölümünün içeriği hakkındaki özet niteliğinde açıklamalarımı büyüme etkenleri alanında iki genel araştırmanın sonuçlarını özetleyerek tamamlamak istiyorum. Bunlardan ilkine (Spolaore, Wacziarg, 2012) göre büyüme etkenleri şu başlıklar altında toplanabilir: i) Eskiden büyüme etkenleri olarak üretim faktörleri birikimleri, dışsal teknolojik gelişme gösterilirdi. ii) İkinci aşamada politikalar ve özendiriciler önem kazandı, faktör birikiminin neoklasik büyüme modelindeki dışsal niteliği terkedildi, içsel teknolojik gelişmelere ağırlık verildi, yeniliklere daha büyük rol tanındı.

Sonraki aşamalarda şu gelişmeler yaşandı: iii) Sözkonusu politika ve özendiricilerin dayandığı kurumsal yapı öne çıkarıldı. iv) Örgüt ve örgütlenme önem kazandı. v) Coğrafi ve tarihsel koşullar ve nüfusun uzun süreli yetenekleri gibi daha temel etkenler esas alındı.

Büyüme konularında, özellikle uluslararası verilere dayanan çalışmalarında beşeri sermaye ve büyüme ilişkisi konusunda ulaştığı sonuçları özetleyen yazısında R.J.Barro (2001) şu sonuçları belirtiyor: Yazı öğrenimin rolünü vurgulamakta, büyümede şu etkenleri önemli bulmaktadır: i) Eğitim, eğitimin kalitesi, ii) devlet tüketiminin (eksi yöndeki) rolü, iii) yasaların egemenliği, iv) ticarete, sermaye akımlarına açıklık, v) enflasyonun, vi) doğurganlığın olumsuz etkileri, vii) yatırım oranı, viii) ticaret hadlerinin iyileşmesi.

Burada, aynı yazıda (s. 14) yer alan şu görüşleri de aktarmak istiyorum: Ulusal gelir düzeyi veri alındığında, daha yüksek bir başlangıç beşeri sermaye stoku daha yüksek bir beşeri/fiziksel sermaye oranı anlamına gelir. Bu daha yüksek oran en az iki kanal yoluyla daha yüksek gelir yaratır: i) Daha fazla beşeri sermaye önder ülkelerden gelecek üstün teknolojileri emebilme gücünü kolaylaştırır. Bu kanalın lise ve üstü eğitim düzeyinde daha önemli olması olasılığı yüksektir. ii) Beşeri sermayenin (yeniliklere) uyumu fizik sermayedekinden daha zordur. Beşeri sermaye/fizik sermaye oranı yüksek olan bir ülkenin, örneğin bir savaşın fizik sermayeyi yok etmesi sonucunda, hızla büyüme gücü daha fazladır. Çünkü ülkede fizik sermaye miktarı daha kolay uyum sağlanarak arttırılabilir.

Yazının ikinci bölümünde Türkiye’nin büyümesi konusunu ele alıyorum. Burada esasında Türkiye ekonomisini ülkenin temel sorunları çerçevesinde özgün bir yaklaşımla incelememiz gerektiğini söylüyorum. Dolayısıyla, ikinci bölümdeki görüşlerim, son zamanlarda çok vurguladığım, Türkiye için özgün bir iktisat kuramı oluşturma amacımın bir örneğini oluşturuyor.

Kanımca, Cumhuriyet döneminde Türk ekonomisinin gelişmesi aşağıdaki temel eğilimleri, ögeleri içerir ve aşağıdaki aşamalardan geçmiştir: Başlangıçta, sürekli savaşlardan çok yıpranarak çıkmış bir ülke ve ekonomi vardır. Bu durumu önce büyük dünya iktisadi bunalımı, sonra da İkinci Dünya Savaşı izlemiştir. Cumhuriyet’in iktisat politikası temel hedef olarak Batı kapitalizminin özel kesimci niteliğine sahiptir. Büyük dünya bunalımı ve Türkiye’nin özel girişimci yetersizliği hükümetleri devletçilik yoluna başvurmaya itmiştir. Esasında izlenen politika bir karma ekonomi yoludur; bu yolun geniş ölçüde izlenmesi, tüm ters yönde gelişme savlarına rağmen 1980’e, hatta bir ölçüde 2003’e kadar sürmüştür. Son zamanların A.B.D. türü finansal kapitalizmi AKP iktidarınca gerçekleştirilmiştir.

Bu özel kesimci anlayış 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti tarafından da benimsenmek istenmişti. Ama kanımca bu istek gerçek yaşama yansımamıştı. İktisadi açıdan 1950-1960 döneminin temel özelliği, özel kesimci anlayışa geçiş değil, ekonomiye tarımın egemen olmasıdır.

Sonraki1960-1970’li yıllar dönemi dışalım yerine geçen (ithal ikameci) bir sanayileşme aşamasıdır. Bu dönemin iktisadi başarımına, özellikle başlarında, yurt dışındaki işçilerin gönderdiği işçi dövizlerinin büyük katkısı olmuştur. Bu dönem, iki petrol şokunun da etkisiyle, 1978-1980 bunalımıyla son bulmuştur.

İzleyen 1980’li ve 1990’lı yıllar özel kesimci anlayışa dayanan, dışsatıma dönük, dış dünyaya açık bir gelişme döneminin yaşandığı, ünlü 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan, geniş ölçüde 12 Eylül 1980 darbesiyle desteklenip yaşama geçirilen bir iktisat politikası aşamasıdır. Bu dönemde, aşamalı olarak, dışticarette, finansal kesim ve akımlarda kısıtlamaların kaldırıldığı bir yaklaşım ve politika izlenmiştir. Bu yıllar da 2001 bunalımı ile son bulmuştur.

Sonra gelen 2003-2012 yılları, temelleri önceki dönemde atılan özel kesime dayalı gelişmenin geniş ölçülerde gerçekleştiği, tüm Türkiye’ye yayıldığı bir dönemdir. Bu dönemde Türkiye ekonomisi özellikle Batı ekonomileri ile geniş ölçüde birleşmiş, yabancı para ve sermaye akımları ekonominin gelişmesini belirler hale gelmiştir. Dışticaret, özellikle sanayi malları dışalım ve dışsatımı çok gelişmiş, bazı iktisatçılara göre Türkiye birçok ülkeye birçok sanayi ürünü satabilen bir başarılı açık ekonomi düzeyine erişmiş, büyüme oranları rekor sayılabilecek düzeye çıkmıştır.

Eskiden beri (örneğin, Bulutay, 2005a, 2007 yazılarımda) vurguladığım gibi, bu politikalarda borçların büyük payı vardır. Her kesim, kamu ve özel kesim, yerel yönetimler, büyük firmalar, halk geniş ölçülerde borçludur.1 Bütçe dengesi de, dışsatım da dışalıma bağlıdır.2 Büyümenin kaynağı dış kaynak akışıdır, bir balon ekonomisi oluşmuştur3, cari açık korkunç düzeylere çıkmıştır.4 Enflasyon aşırı değerli TL ve ucuz dışalımla kontrol altında tutulmaktadır. Büyük ölçülerde özelleştirme yapılmış, kamu malları satılmıştır. Tüketim çok artmış, birikim oranı çok düşmüştür. Sanayi kesimi ikinci plana düşmüş, inşaat kesimi en hızlı büyüyen reel kesim olmuştur.

Konuya kuramsal açıdan bakarak devam ettiğimde ilk belirteceğim nokta, bilimde en önemli ögeyi odaklanılan sorunların oluşturduğunu söylemek olacaktır. Bu sorunları derinlemesine inceleyen bir bilimsel gelenek yaratılmadıkça, o ülkede saygın, sağlıklı bir özgün bilim ortamı yaratılamaz. Benim amacım bu özgün iktisat biliminin yaratılmasına katkı getirmektir.

Çeşitli yazılarımda açıkladığım gibi, esas akım Batı iktisat kuramı bu sorunları doyurucu biçimde inceleyemez. Birçok Batılı iktisatçının da söylediği gibi, bu kuram, gelişmemiş ülkelerin gerçek sorunlarıyla uğraşmak şöyle dursun, kendi ülkelerinin gerçek yaşamıyla da ilgili değildir. Kuram, birçok Batılı iktisatçıya göre, gerçeklerden ziyade, kendi matematik parlaklığıyla ilgilenmektedir.

Öte yandan, Batılı ülkelerde bu yaklaşımı benimsemeyen, gerçek iktisadi yaşamı inceleyen birçok bilimsel çalışma yapılmaktadır. Önceki yazılarımda yaptığım gibi, bu değerli çalışmalardan bu yazıda da geniş ölçüde yararlandım. Ayrıca, çok eleştirdiğim geleneksel esas akım çalışmalarından da eskiden beri çok yararlandım ve yararlanıyorum.

Bu düşüncelerle Türkiye’ye özgü ve özgün bir iktisat biliminin şimdi anlatmaya çalışacağım çerçevede yaratılabileceğini düşünüyorum. Bu çerçeve başkalarının, özellikle genç kuşakların katkılarıyla, tartışmalarıyla sürekli biçimde yeniden yaratılacak ve geliştirilecektir.

Bazı yazarlar (örneğin D.North) iktisadi çözümlemelerde toplumsal, iktisadi, siyasal üç temel ögenin bulunduğunu, bunlardan biri olmadan diğerlerinin anlaşılamayacağını söylerler. Belki bu ögelerin içinde şimdi söyleyeceklerim de içerilir, ama ben bunları yukarıdaki üç ögeye eklemek istiyorum: Tarihten gelen kültürün gelişmeye engel bazı ögelerinin, batıl inançların, oluşturulan yapay kurum, kuruluş, çıkar ağörgülerinin (network) gelişmeleri tıkamasına olanak tanınmaması. Her kesim ve bireye yeteneklerini geliştirme şansının verilmesi, bunun için yapısal reform yollarının açılması. Gelir dağılımında adaletin temel büyüme hedefi sayılması; kayırmaların, yolsuzlukların, rantların engellenmesi.

Bu amaçlara erişmek için demokrasiyi, piyasaları, Türkiye’de geçmişte uygulanmış şekliyle planlamayı gerekli görüyorum. Yöntem olarak bilimsel yaklaşımın şart olduğunu düşünüyorum. Demokrasi ve piyasa konusunda şu olguların da gerçekleşmesini zorunlu sayıyorum: Demokrasi yalnızca bir seçim, oy verme demokrasisi olmaktan çıkarılmalı; insan hak ve özgürlüklerinin, toplumsal özgürlüklerin güvenliği temeline oturtulmalıdır.5

Burada, genel olarak her tür yönetim biçiminde, bu arada demokrasilerde de sözkonusu olan bir temel çatışmayı da belirtmek istiyorum. Toplumsal yaşamda istikrar ile yukarıda sözünü ettiğim yapısal reform (gelir ve servet dağılımını düzeltme girişimleri gibi) arasında genellikle çatışma ortaya çıkabilmektedir. İstikrar büyümeyi desteklediği halde, yapısal reformlar başlangıç dönemlerinde büyümeyi engelleyebilmekte, zorlaştırabilmektedir. Dolayısıyla, seçimle işbaşına gelen yönetimler, başka amaçları yanında, istikrarı yapısal reforma tercih edebilmektedir. Bu, gelir dağılımında eşitlik sağlama girişimleri önündeki önemli bir engeldir.

Eskiden beri söylediğim, savunduğum gibi, piyasada, dışticarette, karşılaştırmalı üstünlük anlayışında durağan anlayış terk edilmeli, devingen bir yaklaşım benimsenmeli; artan getirilere, öğrenmeye, deneyime ağırlık verilmelidir. Enformasyonun, fikirlerin ve bilginin egemen olduğu günümüzde, zaten çok önemli bir olgu olan dışsallıklara fazlasıyla hak ettikleri önem tanınmalıdır. (Yazının sonunda da bu konulara kısaca değiniyorum.) Elbette, piyasa aksaklıklarıyla savaşılmalıdır.

Ben, bazılarının aşırı, anlamsız bulabileceği bir düşünceyle, gerekli ve yeterli koşulların varlığı halinde her insan topluluğunun insan uygarlığına özgün katkı getirebileceği kanısındayım. Ayrıca, bazı gelişmekte olan ülkelerin, bu arada Türkiye’nin, günümüzde egemen olan enformasyon, bilgi, dokunulamaz sermaye çağında bu katkı şanslarının arttığını düşünüyorum. Yazımın ikinci bölümünü bu düşüncelerle, yine özet açıklamalarla sunuyorum.

 

BÖLÜM I

 

Açıklamalarıma insan türünün iktisadi büyüme konusundaki geçmiş gelişimini gösteren özet sayılar vererek başlıyorum. Bilindiği gibi, insanlığın geçmişinin büyük kısmı (kabaca %90’ı) avcı ve toplayıcı dönemde geçmiştir. Sonra gelen tarım döneminin zaman payı %10 civarındadır. Sanayi Devrimi’yle 18. yüzyılda başlayan aşamanın payı ancak %0.2 değerindedir. Sanayi Devrimi dünyaya büyük eşitsizlikler getirmiştir (örneğin, Galor, 2010: 2-6).

Aynı yerde (s. 2 dip not, 5, 6) belirtildiği gibi, dünyanın en zengin bölgesi ile en yoksul bölgesi arasındaki birey başına gelir oranı 1000 yılında 1.1/1, 1500 yılında 2/1, 1820 yılında 3/1 idi. Sonraki iki yüzyılda ise bu oranda büyük farklılıklar oluşmuş, aynı oran 2001 yılında 18/1’e çıkmıştır. Aynı yazara (s.4) göre, bu büyük gelişmeyi yaratan temel etkenler teknolojik gelişme, nüfus artışı ve beşeri sermaye birikimidir.

Büyüme konusunu ele alan bir yazıda bu veriler insanı şu düşüncelere yöneltir: Büyüme insan türünün uzun geçmişinin çok büyük bir kısmında önemli olmamıştır; insanlık büyüme deneyimini geniş ölçüde son birkaç yüzyılda yaşamıştır. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülke bu gelişmelerden kısmen yararlandığı halde, büyüme dünyaya yeterince yansımamış, birkaç istisna dışında Batı uygarlığı ve onun uzantılarıyla sınırlı kalmıştır.

Bu olgular karşısında büyüme etkenlerini doğrudan ele almaya geçmeden önce yanıtlanması gereken soru şudur: Neden büyüme geniş ölçüde Batı ülkelerinde yaşanmıştır?6 Bu sorunun yanıtı, büyümeyi Sanayi Devrimi’nin yarattığı, bu devrimin de İngiltere’de (Britanya’da) başladığıdır. Dolayısıyla, yazıma bu devrimi, sanayinin katkısını özetleyerek başlamak uygun olur.

Başlamadan önce, bu konuları 1950’lerin sonlarından beri çeşitli yazı ve kitaplar içinde incelemiş olduğumu belirtmek istiyorum. Aşağıdaki açıklamalarımda eski görüşlerimi olanak ölçüsünde yinelemekten kaçınmaya çalışacağım. Dolayısıyla, anlattıklarım daha çok özet ve kısmi nitelikte olacaktır.

Sanayinin Büyük Önemi ve Sanayi Devrimi

O.Galor (2010: 7, 8) açıklamalarında üç aşamayı vurguluyor. İlk aşamada Malthuscu ögeler egemendir. Bu dönemin temel nitelikleri teknolojik gelişmenin yavaş olması, bu gelişmelerin daha çok nüfus artışına yol açması, birey başına gönenç artışlarında yetersiz kalmasıdır. Durgunluktan büyümeye geçişte, ikinci aşamanın sanayileşme sürecinde teknolojik gelişmenin hızlanması temel bir güç rolü oynamıştır. Gelişmenin ilk aşamalarında nüfusun hacmi teknolojik gelişmeyi uyarmışsa da, sonraki daha ileri gelişme aşamalarında teknolojik gelişmenin temel motoru beşeri sermaye birikimi olmuştur (s. 7, 8).

Üçüncü aşamayı oluşturan büyüme sürecinin ve modern büyüme rejimine geçişin merkezi ögesi şudur: İleri sanayileşme aşamalarında beşeri sermayeye olan sanayi isteminde artış ve bunun sermaye oluşumunu ve demografik geçişi etkilemesi. İlk etki, yeni bir teknolojik ortama uyumda eğitimli bireylerin karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olmalarının sonucudur (s. 8).

Malthus-sonrası rejimde, önceki dönemlerde yaşanmamış hızlı bir nüfus artışı gerçekleşmiştir. Demografik geçiş (yukarıdaki ikinci etki) bu nüfus artışında bir dönüşüm yaratmıştır. Doğurganlık oranlarındaki ve nüfus artışındaki düşüş, büyüme sürecini aşağıdaki yollarla desteklemiştir: Sermaye stokunun ve toprağın azalmasını engellemek, beşeri sermaye yatırımlarını geliştirmek, nüfusun yaş dağılımını değiştirmek, toplam nüfus içinde işgücünün payını geçici olarak arttırmak (s. 8).

The Economist’e (April 21st 2012: 13, Special Report, 4) göre, üç Sanayi Devrimi vardır. Bunlardan ilki İngiltere’de 18. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan tekstil sanayii devrimidir. Bu devrimde kulübelerde yapılan örücülük sisteminden fabrika üretimine geçilmiştir. İkinci Sanayi Devrimi, 20. yüzyılın başlarında Henry Ford tarafından ileri sürülen, otomobil üretiminde parçaları biraraya getiren “birleştirme yolu (montaj hattı, assembly line)” süreciyle kütle üretimine geçiştir. Günümüzde yaşanmakta olan üçüncü Sanayi Devrimi’nde ise sanayi üretimi sayısal (digital) bir nitelik kazanmaktadır.

Bu üçüncü Sanayi Devrimi çok önemli sonuçlar, köklü değişimler yaratmaya adaydır. Bunlardan bazıları şunlardır: Bilgi, bilgisayar yazılımları, bilgisayarlar ve web siteleri büyük önem kazanmaktadır. Araştırma ve geliştirme harcamalarının, bilim ve eğitimin ve beşeri sermayenin önemi artmaktadır. Bunlara koşut olarak, enformasyon teknolojileri, nano teknolojiler, robotlar, otomasyon ileri ekonomilere egemen olma yolundadır.

Büyük sermaye yanında küçük sermaye, maceracı sermaye de önem kazanmaktadır. Sanayi üretiminde fabrika sisteminin ağırlığı azalmakta; bir bakıma Sanayi Devrimi öncesi kulübe ya da ofis üretimine, tek uzmanlıktan çok uzmanlık sahibi işçi ya da üreticilere geçilmektedir. Standard kütle üretiminin yanında bireysel istem farklılıklarına yanıt veren üretim biçimleri benimsenmektedir. Koşut bir gelişme, sanayi ile hizmet kesimleri arasındaki ayırımın kaybolması, bulanıklaşmasıdır.

Bu gelişmeler işçi istemini azaltmakta, özellikle büyük nüfuslu, işsizliği yüksek ülke ve ekonomilerde işsizliği daha da arttırmaktadır. Koşut bir gelişme, üretimde ücretin payının çok düşmesidir. Bu payın düşmesi, gelişmiş ülke işçi ve üreticilerinin verimlilik düzeylerinin çok yükselmesi, her becerili kişinin birkaç tür becerisiyle birkaç işçinin yaptığı işi yapması gelişmekte olan ülkelerin son zamanlarda yararlandıkları dikine uzmanlaşma olanağını yok edebilmektedir. Diğer bir deyişle, gelişmekte olan ülkeler dikine uzmanlaşma süreçlerine bağlı olarak sahip oldukları düşük ücret avantajlarını yitirebilmekte, gelişmiş ülkeler yitirdikleri işleri geri alabilmektedirler. (Bu nitelikte görüşler için (The Economist, April 21st 2012: 13, Special Report)a bakılabilir.)

Buraya kadarki açıklamalarımla sanayinin ülkeler için temel büyüme etkeni olduğunu vurgulamış oluyorum. Sanayinin diğer doğrudan ve dolaylı etkileri de önemlidir. Sanayi eğitimi de desteklemektedir, çünkü eğitimli, bilgili sanayi işçisi çok daha verimlidir. Ayrıca, sanayi göçün, kentleşmenin de temel etkenidir. Kentler, aşağıda da belirteceğim gibi, bilgilerin, fikirlerin paylaşıldığı, yoğun işbirliklerinden yararlanıldığı, dışsallığın, artan getirilerin yaratıldığı temel alanlardır. Öte yandan, sanayi alanlarında yaşanmakta olan, yukarıda özetlediğim olguların, özellikle işsizlik konusundaki büyük tehlikeleri de çok önemlidir. Bu tehlikelerle savaşmak ülkelerin temel politika yaklaşımları olmalıdır.

Burada, ileride de yararlanacağım, K.İnan’ın (2012: 197-204) dört sanayileşme evresi (aşaması) görüşünü de aktarmak istiyorum: Birinci sanayileşme dönemi süreci “buhar gücü ve bu gücü gerçekleştiren enerji kaynağı, yani kömür ile simgeleniyor. Dönem Newton sonrasından 1860’lara kadar uzanıyor (s. 201). İkinci sanayileşme dönemi 19. yüzyılın ikinci yarısından 1945 yılına kadar uzanan süreden oluşuyor. Bu dönemin belirleyici iki özelliği, elektriğin sanayide kullanılması ve enerji kaynağı olarak kömürün yerini petrolün almasıdır.” (s. 202).

“Üçüncü dönem 1945 yılında başlayıp özellikle bilişim ve iletişim alanında teknolojik patlamanın başladığı 1980 yılına kadar uzanıyor.” (s.202, 203). Bilindiği gibi, iktisat yazınında 1945-1970 döneminin altın çağ oluşturduğu şeklinde bir görüş vardır. K.İnan’a göre R.Reich bu görüşe katılmıyor. R.Reich’in bu görüşünde şu ögeler egemen: i) Bu dönemde “istikrarlı bir ekonomik ortam ve yüksek fiyat ve kârlar…” vardır. Buna rağmen, dönemde ciddi rekabet ortamı yoktur; bunun sonucu olarak da üretimde yenilikçi buluşlar bulunmaz. ii) Yenilikler içeren bilimsel-teknolojik buluşlar ve fikirler “soğuk savaş ortamında devlet desteği alan sivil ve askeri kurumlarda oluşuyordu.” iii) Teknolojik gelişme dehşet saçan silahlar anlamına geliyordu.

Dördüncü sanayileşme dönemi “…teknolojik olarak bilişim ve iletişim teknolojilerinin habercisi olan kişisel bilgisayarların patlaması ile başladı.” Yazara göre, soğuk savaşın bitiş tarihi olan 1989 yılı da başlangıç yılı olarak alınabilir. Önceki askeri dönemde birikmiş olan “…teknolojik yenilikler ticari bir patlamaya neden oldu ve bu ortam da yenilikçi ve rekabetçi bir ortamın doğmasına yol açtı. Bu ortamı kimileri post-fordist, kimileri ünlü iktisatçı Joseph Schumpeter’in yaratıcı yıkım (creative destruction) adını verdiği bir dönem olarak adlandırıyor.” (s. 204). Sonuçta bu dönemde, K.İnan tarafından savunulan, ileride ele alacağım, bilgi-üretim kompleksi ve bunun yarattığı Otomasyon Toplumu ortaya çıktı.

Diğer bir kitaba (Ferguson, 2011: 27-44) dayanarak Batı dünyasının 1500 sonrasında, özellikle de Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirdiği büyük atılımı, atılımın temel nedenlerini, son yıllarda yaşadığı bunalımı kısaca açıklayarak devam etmek istiyorum: Avrupa’nın gelecekte egemen olacak emperyal devletleri 1500’de dünyanın kara yüzeyinin yaklaşık %10’unu, nüfusunun en fazla %16’sını oluşturmaktaydı. 1913’te ise bu Batı İmparatorluğu bütün dünya toprak ve nüfusunun neredeyse beşte üçünü (toprakta %58, nüfusta %57) elinde tutuyordu. Bu toplamların %48’i imparatorluklara bağlı topraklara, %31’i bağlı ülkelerdeki nüfuslara aittir. Ulusal gelirde (GSYİH) toplam imparatorluğun (bağlı topraklar dışında kalan) toplam payı 1500’de %43’ten 1913’te %61’e çıkmıştır. Bu son paya 1913’te imparatorluğa bağlı ülkelerin %18 katkısı eklenmiştir. Dolayısıyla, 1913’te dünya ulusal gelirinde Batı İmparatorluğu’nun toplam payı %79’a varmıştır (s.30-32).

Daha önemli olarak, Batı uygarlığı dünyanın geri kalan kesimi için örgütlenmenin bir tür şablonu haline gelmiştir. İktisat politikası tartışmaları, serbest piyasa ve devlet müdahalesi görüşleri, üçü de Avrupalı olan Adam Smith’in, Karl Marx’ın, John Maynard Keynes’in izleyicileri tarafından savunulmaktadır (s. 31, 33).

Yine N.Ferguson’a (2011: 38, 41) göre, geniş ölçüde Sanayi Devrimi sonucu olan bu üstünlüklere ulaşmış olan Batı dünyasını diğer ülkelerden ayıran belirgin kaynak ve nedenler şunlardır: Rekabet, bilim, mülkiyet hakları, tıp, tüketim toplumu, çalışma ahlâkı. Bunlara bağlı olarak “Batı” bir coğrafi kavram olmanın ötesine geçmiştir. Batı artık “Uç noktalarda bulanıklaşan sınırlara sahip bir normlar, davranışlar ve kurumlar dizisidir.”

Aynı kitaba (s. 38-44) dayanarak bu kaynakların bazıları hakkında özet bilgiler vererek devam ediyorum.”Rekabet, siyasal ve ekonomik yaşamda bir ademi merkezileşme; hem ulusal devletler, hem de kapitalizm için bir fırlatma rampası yaratmıştır.” Tüketim toplumu niteliği kazanan uluslar tüketime kilit bir rol vermiş, onu Sanayi Devrimi’nin sürdürülebilmesinin dayanağı yapmıştır. (Not 6’ya da bakınız.) Çalışma ahlâkı, yeni gelişmelerin yaratması olası istikrarsızlıklar karşısında “…birleştirici zamk rolünü oynamak üzere (başka kaynakların yanısıra) toplum için Protestan Hristiyanlığı’ndan türetilmiş bir ahlâki çerçeve” oluşturmuştur (s. 38).

Bilindiği gibi, İskoç aydınlanma hareketinin Sanayi Devrimi’nde önemli bir katkısı olmuştur. Bu hareketin önderlerinden biri de A.Smith’dir. A.Smith’in katkılarının yanlış tanıtıldığını, diğer bazı çalışmalarımda yaptığım gibi, bu yazıda da anlatmayı sürdüreceğim, A.Smith’in piyasanın önemini, gelişmesini, Sanayi Devrimi’ndeki katkısını vurgulayan iki önemli görüşüne dikkat çekeceğim. Smith’e göre, Sanayi Devrimi’nin geniş etkisinin temelinde “kişisel olmayan alışveriş” türünün egemen olmasının, dolayısıyla piyasaların hacimlerinin gelişmesinin, iç ve dış ticaretin artmasının büyük rolü olmuştur. Diğer bir deyişle, eski dönemlerin hakim mal değişimi türü olan “tanıdıklar arası, bireysel alışveriş”in yerini giderek artan ölçülerde kişisel olmayan alışverişlerin alması iktisadi gelişmeyi çok geliştirecektir ve geliştirmiştir.7

A.Smith’in ilgili bir diğer görüşü işbölümünü vurgulamasıdır. Buna göre, işbölümü bilgi düzeyini arttıracak, uzmanlığı geliştirecek, verimlilik artışı sağlayacaktır. Bu gelişmelerin bir sonucu da enformasyon ve bilgi dağılımını çok arttırmak olacaktır. Zenginleşen, çeşitlenen, çok dağılan enformasyon ancak piyasalarda biraraya gelebilecektir. Dolayısıyla, piyasaların çok önemli bir dağıtım işlevi vardır.8

Sanayi Devrimi neden Batı dünyasında ortaya çıktı? D.North (2005: 137, 138) bu soruya şu yanıtı veriyor: O zamanlarda Sanayi Devrimi gibi bir aşamaya geçebilecek iki aday güç Çin ve İslam dünyasıydı. Ama buralarda merkezi bir siyasal güç hüküm sürüyordu; bu egemenlik yenilik seçim olanaklarını sınırlıyordu. “Avrupa’da böyle bir geniş ölçekli siyasal ve ekonomik düzenin olmayışı iktisadi büyüme ve sonuçta insan özgürlükleri için dost bir ortam oluşturmaktaydı.”

Bu merkezi olmayan rekabet ortamında, Avrupa’da birçok seçenek denendi. Bunlardan bazıları (Hollanda ve İngiltere’dekiler) başarı sağladı; İspanya ve Portekiz’de olduğu gibi, bazıları başarısız oldu; Fransa bu uçlar arasında bir durumda yer aldı. Yazara göre, kilit nitelikte önem taşıyan olgu, bu çeşitli olanakların varlığıdır. Çünkü bu çeşitli olasılıklar adaylardan bir-ikisinin başarı şansını yükseltti. Böylece, “Avrupa’nın gelişmesinde, öne çıkmasında Batı Avrupa’daki bazı ülkelerin göreli başarısızlığı da temel bir rol oynadı.” (s. 137, 138).

Avrupa siyasal açıdan parçalanmıştı, ama hem Hristiyanlık’tan kaynaklanan ortak bir inanç yapısına, hem de enformasyon ve ulaşım bağlılıklarına sahipti. Bunlar Avrupa’nın bir yanındaki bilimsel, teknolojik ve artistik gelişmeleri hızla kıtanın diğer yerlerine taşıyordu. Hollanda ve İngiltere’nin başarılarını Avrupa’nın diğer bölgelerinden (daha az ölçülerde İslam dünyasından ve Çin’den) sağlanan itici güçlerden bağımsız olarak değerlendirmek yeterli açıklamanın yaşamsal bir kısmını gözardı etmek, kaçırmak olur (s. 138).

Orta Çağlar’da Avrupa’da geniş ölçekli bir düzenin olmayışı, karar verme gücünün kentlerde (towns) ya da derebeylikler hiyerarşisinin elinde olması anlamına geliyordu. Bu kentler dışsal otoriteden bağımsız bir otonomiye sahipti. Avrupa kentlerinin bu göreli özgürlüğü, onları diğer yerlerin kentlerinden başlangıçta ayırıyordu. Böylece, bu Avrupa kentleri ortaya çıkacak iktisadi fırsatları kullanabilecek durumdaydılar. Bu fırsatlar da göreli düzen artışı, böylece ticaretin işlem masraflarının düşüşü sonucunda ortaya çıktı. Ticaretin genişlemesi, ticari çıkarların birleştirdiği yeni bir çıkar grubunun yükselmesine, geleneksel asilzadelere eklenmesine yol açtı (s. 138, 139).

Batı dünyasında kentlerin önemini vurgulayan diğer bir yazı (Greif, Tabellini, 2010)dur. Yazıda Çin ile Avrupa karşılaştırılmakta; çok eskilerden beri Çin’de, toplum içinde işbirliğini oluşturma ve sürdürmede temel kurumun, akrabalığa dayanan ve hiyerarşik örgüt niteliği taşıyan “klan” olduğu görüşü savunulmaktadır. Buna karşılık, Orta Çağ Avrupa’sında işbirliğini gerçekleştiren örgütün temel örneği kenttir. “Görece büyük topluluklar arasındaki işbirliği Batı Avrupa’da birçok kentin 1350’ye kadar kendi kendini yönetme gücüne ulaşmasını sağlamıştır. Kentler, daha büyük sayıda ve daha heterojen bireyler kümesi arasında işbirliğini sürdürebildiği için ölçek ekonomilerinden yararlanabilmektedir.” (s.135, 138, 136).

D.North’a (2005: 140) göre, İngiltere kıta Avrupa’sından farklı bir iktisadi büyüme ve özgürlük yolu izlemiştir. Ada oluşu yabancı istilası olasılığını azaltmış, onu yerleşik bir ordu gereksiniminden uzak tutmuştur. Magna Carta baronların özgürlüğünü korumuştur. Ülkede tek bir meclis vardır; Fransa, İspanya ve Hollanda’daki gibi bölgesel güçler (estades) yoktur. Kentlere bölünme de yoktur.

Bilindiği gibi, Sanayi Devrimi ilk kez İngiltere’de yaşanmıştır. Bunun nedeni nedir? Bu soruya yanıt olarak birçok görüş ileri sürülmüştür. Bunlardan biri Orta Çağ’da İngiliz bireyciliğini öne çıkarır9, bilimin katkısına dikkat çeker. Ben bu konularda N.F.R.Crafts’ın (1996: 199, 200) görüşlerini özetlemekle yetineceğim: İngiltere’nin (Britanya’nın) fikirleri dıştan almak ve onları geliştirmek alanında istisnai bir becerikliliği, mahareti vardır. Teknoloji girişini teşvik etmek, teknoloji çıkışını engellemek devlet politikasıydı. Britanya’nın Sanayi Devrimi ürün piyasalarında giderek artan korumacılık, ama dış fikirlere sürekli açıklık ve alıcılıkla birlikte gelişmiştir.

Daha dar bir iktisadi açıklama (Ferguson, 2011: 222)de yer alıyor. Buna göre “Britanya, Sanayi Devrimi’ni anlaşılır kılan iki açıdan diğer Kuzeybatı Avrupa ülkelerinden önemli bir farklılığa sahipti.” İlk farklılık, işgücünün kıta Avrupa’sına oranla daha pahalı olmasıydı. “İkinci farklılık, Britanya’da kömürün Manş Denizi’nin öbür yakasına oranla bol, kolay çıkarılabilir ve dolayısıyla epeyce ucuz olmasıydı…(Böylece) Britanya’da pahalı insan gücünün yerine ucuz kömürle çalışan makineleri geçirmek her yerden daha çok akla uygundu.”

Konuyu tamamlarken, Sanayi Devrimi döneminde büyümenin çok yavaş olmasını belirtmek, bu olguyu da (Crafts, 1996: 198, 197)ye dayanarak açıklamak istiyorum: Britanya’da 1760-1913 döneminde, çeşitli ölçütlere göre büyüme günümüze kıyasla çok düşüktü. Britanya’da 1760-1780 döneminde büyüme yılda oran olarak GSYİH’da 0.6, sanayi üretiminde 1.3, toplam faktör verimliliğinde sıfırdı. Bu oranlar aynı sırayla 1873-1913 döneminde 1.8, 2.1 ve 0.4 olmuştur. Görüldüğü gibi, bu oranlar zaman içinde artmış, ama artışlar da yavaş olmuştur. Nüfus artış oranı ise aynı dönemlerin ilkinde 0.8, ikincisinde 0.9 olmuş, ara dönemlerde 1.0, 1.4 ve 1.2’ye yükselmiştir.

Britanya’nın bu sanayileşme sürecinde en önemli, devrimci nitelikte başarısını, yazar, ülkenin işlendirmede gerçekleştirdiği yapısal değişmede ve nüfus artışına karşın yaşam standardında gerilemenin olmamasında (o zamana kadar görülmemiş bir olay) buluyor. Büyüme oranı ve toplam faktör verimliliği yanında, yatırımların, makine ve teçhizat yatırımlarının ulusal gelir içindeki oranlarında, erkek işçilerin öğrenim süresinde yakın tarihlerde (1960-1985) bazı gelişmekte olan ülkelerin başarısı, iki eşitlik ve bir düşüklük dışında, büyük çoğunlukla 1780-1830 dönemindeki Britanya’nın başarısının çok üstündedir. Bu üstünlük Kore gibi bazı Asya ülkelerinde, Arjantin gibi bazı Latin Amerika ülkelerine kıyasla çok daha baskındır. Bu iki gelişmekte olan ülke grubu arasındaki farklılıklarda en düşük düzey sözkonusu işçi eğitim süresinde gözlenmektedir.

Bu veriler özellikle Asya ülkelerinde büyümenin hız kazandığının bir göstergesidir. Son dönemlerde özellikle Çin’in dünya büyümesinin motoru haline geldiği de bilinmektedir. İyi bilinen diğer bir olgu da gelişmiş ülkelerin, A.B.D.de bir durgunluk, Avrupa’da önemli bir bunalım yaşadığıdır.

Bu ülkelerde sanayi ikinci plana itilmiş, finans kesimi egemen olmuştur. Üretime dayalı para kazanmanın yerini paradan, faizden, fonlar yoluyla borsalarda oynanan kumarlardan sağlanan paralar almıştır. Mali piyasalarda yaratılan sayısız finansal araç olayları, kazançları sır perdeleri arkasına itmiştir.

Bu ülkelerin ekonomilerinde aşırı, güvencesiz krediler, borçlar yollarıyla balonlar oluşmuştur. Gelir ve ücret eşitsizlikleri artmış, tüketim kamçılanmıştır. Çin, A.B.D. için bile bir sağlıksız kaynak olmuştur: “…Amerikalı tüketici hem ucuz Çin işgücünden hem de ucuz Çin sermayesinden yararlanmasaydı, 2002-2007 yıllarındaki balon o kadar berbat olmayacaktı.” (Ferguson, 2011: 15).10

Aynı yazarın aşağıdaki görüşleri Batı dünyası için daha kötü bir geleceği işaret etmektedir: N.Ferguson (2011: 42, 43), Yunan ve Roma uygarlıklarının yok oluşunu Batı dünyasının ilk çöküşü olarak niteledikten sonra, Batı uygarlığı için ufukta ikinci bir çöküş akıbeti var mı sorusunu soruyor. Yazarın soruya yanıtı, Batı dünyasında nüfusun azalmakta olduğu, A.B.D. ve Avrupa ekonomilerinin yirmi ve hatta on yıl içinde Çin’in gerisinde kalma olasılığı ile karşı karşıya bulunduğu ifadeleriyle başlamaktadır (s. 42).

Yanıt şöyle devam etmektedir: “ ‘Washington Mutabakatı’ serbest piyasa ekonomi politikası konusunda nasıl dağılıyorsa, Batı’nın ‘sert gücü’ Büyük Ortadoğu’da, Irak’tan Afganistan’a kadar debeleniyor gibidir. (Batı dünyasında) 2007 yılında başlayan finansal kriz, borç güdümlü perakende terapisine ağırlık veren tüketim toplumunun özündeki temel bir kusura işaret ediyor sanki. Bir zamanlar Batı projesi için kilit önem taşıyan Protestan tutumluluk ahlâkı tamamen yok olmuş durumda…” (s. 42, 43).

Türkiye’de durum ilk bakışta bu kadar kötü görünmemektedir. Bazı veriler (örneğin büyüme oranları, hem dışalıma, hem dışsatıma imalat kesiminin egemen olması gibi) iyi görünse de, hanehalkları tüketici kredileri, kredi kartları yollarıyla aşırı borçlanma içindedir (İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası (İSMMMO), Tüketici Kredileri ve Borçların Türkiye Panoraması Raporu). Şirketler, en büyükleri olan İSO 500’ü dahil, büyük borç altındadır. Yerel yönetimler, merkezi yönetim büyük ölçülerde borçludur.

Bunlara karşın ülkeye, borsaya para akmaya devam etmektedir. Çünkü, OECD’nin ilgili yayınlarında açıkca görüldüğü gibi, Türkiye’de özellikle kısa süreli faizler, diğer ülkelerdekilere göre çok yüksektir. Ayrıca, TL Temmuz 2012’de bile değerlenmesini sürdürebilmiştir. Bunların sonucu Türk ekonomisinin de aşırı şişkin bir balon içinde yaşıyor olmasıdır. Son aylarda biraz düşse de cari açık korkunç düzeyini, sürdürülemez niteliğini korumaktadır.

Balonun bir temel dayanağı da tüketimin şişmesidir. Bilindiği gibi, Türkiye’de birikim (tasarruf) oranı yüzde 13’lere kadar inmiştir.11 Bu kadar iç ve dış borçla, bu yüksek tüketim alışkanlıklarıyla, korkunç cari açıklarla büyüme nasıl sürdürülebilir? Üstelik aşırı özelleştirmelerle elde satılabilecek pek kamu malı da kalmamıştır.

Bu konulara yazının ikinci bölümünde de değineceğimi belirterek, büyüme etkenlerini (modellerini) incelemeye geçiyorum.

A. Büyüme Modelleri

     Solow Modeli, Fizik Sermaye, Teknoloji

Bilimsel çalışmalarımda ilk ele aldığım konu büyüme modelleriydi. Bu ilgim sonra da devam etti. Dolayısıyla, bu konuda çeşitli yayınlarım oldu. Burada bu çalışmalara değinmekle yetinecek, yalnızca dokunulamaz sermaye konusuna daha yakından bakacağım.

Doktora tezim büyüme modelleri üzerinedir. O zamanlar (özellikle 1950’lerin ilk yılları) en büyük tehlike olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında, 1930’larda yaşanan büyük bunalım türünde bir krizin İkinci Dünya Savaşı sonrasında da yaşanması görülürdü. Bu korku o yılların büyüme modellerine de egemendi. Harrod-Domar büyüme modelleri bu dönemlerin en çok ilgi gören modelleriydi.

R.M.Solow’un bugün de ünlü Neoklasik Büyüme Modeli de o yılların, 1956 ve 1957’de yayınlanan iki makaleyle ileri sürülen ürünüydü. Bu modeli doktora tezimde ele almadım. Bu boşluk doktora tezimin önemli yetersizliğidir. Bu modeli, araya giren başka kitaplarımdan sonra, 1972 yılında yayınladığım kitapta (Bulutay, 1972), başka büyüme modelleri ve konularıyla birlikte ele aldım.

Yukarıda belirttiğim korku başlangıç yıllarında Solow modeli için de geçerliydi. Ama Batı ekonomileri 1950’li ve 1960’lı yıllarda altın büyüme çağı yaşadığı için bu korku giderek azaldı ve yok oldu. Dolayısıyla, birçok diğer konuda olduğu gibi, Solow modeli de, ileri sürüldüğü yıllardaki görüşlerle değil, sonraki yılların bakış açısıyla değerlendirilir oldu. Solow modelinin özü M.Abramowitz’in şu sözleriyle açıklanabilir: R.M.Solow çalışmalarında Batı dünyasının 1870-1950 dönemindeki büyümesinin yalnızca %15’inin girdilerce açıklanabileceğini, %85’inin ise yenilik ve teknolojik gelişmelere bağlanabileceğini hesaplamıştır.

Böylece, Solow modeline göre, büyümenin temel kaynağı dışsal teknolojik gelişmedir. Diğer bir deyişle, girdilere bağlanabilecek büyümenin dışında kalan, denklemlerdeki kalıntı kalemine yansıyan toplam faktör verimliliği ülkelerin temel büyüme kaynağıdır. Ayrıca, R.M.Solow’un (ya da T.W.Swan’ın (1956)) neoklasik büyüme modelinde fizik sermaye tek büyüme girdisi olarak ileri sürülmüştü. (Bu konuda (Jones, Romer, 2010: 225)e de bakılabilir.)

P.M.Romer’e (1996: 204) göre, neoklasik büyüme kuramcılarının yeni kuşakları, “teknolojik gelişmenin iktisadi büyümeye neden olduğu” görüşüyle yetinmişlerdir.

Benzer görüşlerin savunulduğu diğer bir yazıda (Jones, Manuelli, 2005: 15), toplam faktör verimliliğinin ülkeler arasında ya da zaman içinde farklı oluşu olayının açıklanmasının Solow modelinde spekülasyonlara bırakıldığı söylenmektedir. Bu farklılıkların yeniliklerdeki farklılıklara bağlı olduğu varsayıldığında da, yeniliğe yaklaşımdaki farklılıkların nedenleri açıklanmaz.

Esasında, aynı yazıya (s.14, 15) göre, Solow modeli, ülkelerin zaman ve mekan içindeki büyüme başarılarının açıklanmasında çok yetersiz ve sessiz kalır. Bunu da doğal saymak gerekir. Çünkü, bilindiği gibi, Batı iktisadında, özellikle son zamanlarda A.B.D. iktisadında, modellerin gerçek yaşama uyumlarından ziyade, matematik parlaklıkları (elegance) ön planda tutulur. Modelin az boyutlu, kapsayıcı olması, geleneksel ana akım iktisadının temel varsayımlarıyla tutarlı bulunması temel ilke sayılır.

Benzer görüşler başka yazılarda da savunuluyor. Örneğin, yukarıda geniş ölçüde yararlandığım bir yazının (Romer, 1996: 202) başlangıcında, birçok yeni büyüme araştırmasında iktisat tarihi kanıtlarına pek yer verilmediği, birçok ülkenin son 30 yıldaki istatistiklerine dayanıldığı yazılıyor. Daha önemli olarak, bu çalışmalarda ilgi odakları ülkelerin, dünyanın sorunları değil, modellerin sorunlarıdır.

Bu yazıların da gösterdiği gibi, A.B.D.de bu durumdan rahatsız olan iktisatçılar da vardır. Bunlar farklı büyüme modelleri geliştirmişlerdir. Bu modeller için (Bulutay, 1995a)ya, bu arada Solow modelinin bazı özellikleri için aynı yayına (s. 2) bakılabilir.) Bu modeller tam rekabetçi çözümlemeler niteliğinde olabildikleri gibi, artan getiriler, dışsal etkiler, aksak rekabet gibi piyasa tökezlemelerine dayanan modeller de olabilmektedirler (Jones, Manuelli, 2005: 15).

Ayrıntılarda farklılık gösterseler de, bu tür modeller ülkelerin gelişmesindeki farklılıkları toplumsal kurumlara bağlarlar. Böylece, bunlara göre, zayıf mülkiyet hakları sistemlerine, daha savurgan, masraflı vergi ve harcama politikalarına sahip olan ülkeler daha yavaş büyüyeceklerdir. Bu kurumları daha sonra geliştirmiş ülkelerde gelir düzeyleri eskiden beri bu kurumlara sahip olan ülkelerden daha düşüktür.

Burada aşağıdaki iki paragrafta neoklasik büyüme modeli hakkında (Romer, 1996: 202)de ileri sürülen bir görüşü de aktarmak istiyorum: Birçok yeni büyüme araştırmasında ortaya çıkan bir sonuç, neoklasik büyüme modelinin çarpıcı ölçülerde gerçek, doğru olduğunu söylemektedir. Bu modelde teknolojinin bütün ülkelerde aynı olduğu varsayılmakta; ülkelerin gelir düzeyleri ve büyüme oranları arasında gözlenen tüm farkların nedenlerinin bu ülkelerde var olan birikim (tasarruf) ve eğitim alanlarındaki dışsal farklılıklar olduğu sonucuna varılmaktadır (Mankiw, 1995).

Oysa, birey başına gelir 1870’de A.B.D.de İngiltere’dekinin %75’i iken, 1929’da %130’una ulaşmıştır. Bu yıllar arasındaki dönemde işçi başına eğitimdeki artış İngiltere’de 2.2, A.B.D.de ise 2.3 ölçüsünde olmuştur. A.B.D.de 1929’da bu değişken az da olsa İngiltere’dekinden düşüktür. Aynı şekilde, bu iki ülkedeki yatırım oranları arasındaki farklılıklar tasarruftaki dışsal farklılıkların sonucu da değildir. Bu dönemde İngiltere’nin iç birikimleri, başta A.B.D. olmak üzere, dış ülkelerde yatırıma gitmiştir.

Diğer bir yazıda (Jones, Romer, 2010: 226) belirtildiği gibi, sözkonusu neoklasik büyüme modelinin büyük başarılarından biri, 1961 yılında N.Kaldor tarafından ileri sürülen biçimlendirilmiş, düzeltilmiş (stylized) altı olayın kendi içinde, tek bir modelde içerilmiş olmasıdır. Bu altı olayın herbirinin ayrı bir modelle açıklanabilmesi çok daha az entellektüel başarıya sahip olurdu.

Kaldor’un, iktisatçıların 20. yüzyıl büyümesinden öğrendiklerini özetlediğini varsaydığı bu altı düzeltilmiş olay, (Jones, Romer, 2010: 224, 225)te aşağıdaki başlıklar altında sunulmaktadır: 1) İşgücü verimliliği sürekli bir oranla artmıştır. 2) İşçi başına sermaye de sürekli bir oranla büyümüştür. 3) Gerçek faiz oranı ya da sermayenin getirisi istikrar içinde bulunmuştur. 4) Sermaye-hasıla oranı da kararlı bir gelişme göstermiştir. 5) Sermaye ve işgücü ulusal gelirden kararlı, değişmeyen paylar almıştır. 6) Dünyanın hızla büyüyen ülkeleri arasında, büyüme oranında yüzde 2-5 düzeyinde hatırı sayılır bir farklılık vardır.

Sonraki büyüme modellerinde, fizik sermayeye birçok diğer büyüme etkeni eklenmiştir. Bunların en başta gelenlerinden biri beşeri sermayedir. Bu sermayenin, insan gücünün büyük önemi içsel büyüme modellerince tanınmıştır. R.E.Lucas 1988 tarihli yazısında beşeri sermayeyi (insan sermayesini) ön plana çıkarmıştır. N.G.Mankiw, D.Romer, D.N.Weil 1992’de neoklasik büyüme modeline beşeri sermayeyi eklemişlerdir. (Bu konuda (Bulutay, 1995a: 10)a bakılabilir.)

Beşeri Sermaye

Eskiden beri söylediğim gibi, bence klasik kitaplar okunmadan bilinen değil, yanlış bilinen yapıtlardır. A.Smith’in ünlü Ulusların Serveti kitabı ve genel inanışları bu görüşümün en güçlü kanıtları arasındadır. Çünkü bu kitap saf kapitalizmin savunucusu olarak görülür. Oysa, Smith bir moral felsefe profesörü olduğu, bu alanda daha önce yazdığı bir kitabı bulunduğu gibi, sözkonusu kitabında kapitalizmi kökten eleştiren görüşler de ileri sürmüştür.

A.Smith’in işgücü, beşeri sermaye hakkındaki görüşleri de zamanındaki fikirlerden farklı, günümüzdeki anlamına daha yakındır. Bu anlayış (Keeley, 2007: 28)de ileri sürülen aşağıdaki görüşle desteklenmektedir: İktisatçılar, birkaç istisna dışında, başlangıçta işçileri birey olarak değil, kütle olarak görmüşlerdir. Fiziksel çalışmaya hazır olduklarında, işçilerin bilgi ya da yeteneğine önem verilmemiştir.

Bir istisna olarak, A.Smith ekonomik etkinliklerin toplumun tüm bireylerinin kazanılmış ve yararlı yetenekleri tarafından üretildiğine inanmıştı. Smith’e göre, bireyler bu yetenekleri elde edebilmek için fiyat ödemek zorundaydı, ama yeteneklere ulaşıldığında bunlar bireyin kişiliğinde gerçekleşmiş bir sabit sermayeydi. Smith’in işçilerin bireysel yetenek ve güçlerinin bir tür sermaye olduğu şeklindeki bu inancı uzun süre gözardı edildi. Görüş 20. yüzyılın ilk yıllarında zaman zaman ortaya çıkmışsa da, ancak 1960’larda iktisatçıların kabul ettiği bir sistematik nitelik kazanabilmiştir.

Beşeri sermaye kavramının bu tarihsel gelişimini özetledikten sonra, bu kavramın OECD tanımını vermek istiyorum: Beşeri sermaye bireylerde oluşup kişileşen ve bireysel, toplumsal, iktisadi gönencin yaratılmasını kolaylaştıran bilgi, beceriler, yetenekler ve özelliklerdir (Keeley, 2007: 29).

Burada, 1971-2004 döneminde 21 OECD ülkesinin verilerine dayanarak, beşeri sermaye birikiminin iktisadi büyümeye katkısını görgül kanıtlarla değerlendiren; ayrıca incelemede, yukarıda belirtilen beşeri sermaye eklenmiş Solow modeli ile Uzawa-Lucas (Uzawa, 1965; Lucas, 1988) türünde bir içsel büyüme modelini karşılaştıran bir çalışmanın (Arnold, Bassanini, Scarpetta, 2007) bulgularını özetleyeceğim. Çalışma, beşeri sermaye birikiminin büyüme üzerinde güçlü bir artı etki yarattığını; ayrıca, yeni görgül yazında şöyle bir ortak görüşün ortaya çıktığını belirtiyor: Beşeri sermaye hasıla büyümesini belirleyen bir temel etkendir. Yazarlar, ulaştıkları tahminlerin azalan getiriye dayanan sözkonusu eklemeli Solow modeli ile tutarlı olmadığını, Uzawa-Lucas modeli ile ise tutarlı olduğunu söylüyorlar (s. 2, 21, 5).

Ayrıca, yazıda bu iki model arasında şu önemli farkın olduğu da belirtiliyor: Uzawa-Lucas modelinde yatırım oranının uzun dönem büyüme üzerindeki etkisinin sürekli olduğu, dolayısıyla, büyümenin içsel nitelik taşıdığı; buna karşılık, Solow modelinde yatırım oranının etkisinin geçici bulunduğu, dolayısıyla, büyümeyi sağlayan tek etkenin dışsal teknolojik değişme olduğu söylenebilir. Bunlara göre, ilk modelde beşeri sermaye birikimi süreci büyümeyi sağlayan temel güçtür; buna karşılık, Solow modelinde aynı sürecin büyüme etkisi yalnızca geçicidir; beşeri sermaye ancak uygun büyüme (steady state) düzeyini sürekli olarak etkileyebilir (s.5, 6, 21). (Bu konularda ters sonuçlara ulaşan yazılar için, aynı yazının s. 6’sına bakılabilir.)

Son günlerde Birleşmiş Milletler’in bazı ülkelerin servetleri üzerinde yayınladığı bir raporda da beşeri sermayenin önemi vurgulanmaktadır. Rapor bu servette üç öge, beşeri, doğal ve fiziki sermaye, ayırmakta; bu ögelerin içinde en büyük katkı kapsanan ülkelerde (Nijerya, Rusya ve Suudi Arabistan dışında) beşeri sermayeye, ülkelerin halkına, insan kaynaklarına tanınmaktadır. Örneğin, beşeri sermaye İngiltere’nin servetinin %88’ini, A.B.D.nin servetinin %75’ini oluşturmaktadır. Ama raporda şu görüş de yer almaktadır (s.9): Bazı daha zengin ülkelerde beşeri sermayeye yatırımların azalan getiri durumları yarattığı görülmektedir (The Economist, June 30th 2012: 75).

Günümüzde beşeri sermaye ile ilgili önemli bir sorun, orta sınıf ve işçi sınıfıyla ilgilidir. Bir görüşe göre, özellikle gelişmiş toplumlarda işçiler eriştikleri eğitim ve beşeri sermaye ile orta sınıflara ait olmuşlardır. Dolayısıyla, işçi sınıfları ortadan kalkmış ya da eski güçlerini önemli ölçülerde yitirmişlerdir. Aynı görüşe göre, Türkiye’de de bu durum geçerlidir.

Konuyla ilgili bir gelişme son bunalımla ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi, A.B.D.de son bunalım döneminde gelir dağılımında yüzde 99’u oluşturan kütlelerin, özellikle gençlerin kapitalist sistemi eleştiren protestoları yapılmış ve yapılmaktadır. Bu gelişmelerin yeni bir işçi sınıfı yarattığı görüşleri savunulmaktadır.

Önemli olan bu konu tartışılıp değerlendirilmelidir. Ama bu sorun bu yazının kapsamı dışındadır. O nedenle, diğer büyüme etkenlerini ele alarak devam etmek istiyorum.

Önce bu ana kadar ele aldığımız iki büyüme etkeninin yetersizliğini açıklayan bir görüşü aktarmak istiyorum: F.Caselli’ye (2005: 683, 737) göre, bu yazısını yazmasına neden olan anahtar görgül sonuç şudur: “Fiziksel ve beşeri sermaye gibi iki üretim etkenli bir basit çerçeveyle yetinildiğinde, ülkeler arası gelir farklılığının büyük bir kısmı açıklama dışında kalır.”

B. Yeni Büyüme Modelleri

Yeni büyüme modellerini eski çalışmalarımda (Bulutay, 1995a; Bulutay, 1995b) inceledim. Neoklasik büyüme modelinde dışsal bir değişken olarak ele alınan teknolojik gelişme, yeni büyüme modellerinde içsel bir etken sayılmaktadır. Ayrıca, beşeri sermaye içsel büyüme modellerinde önemli bir yer tutmaktadır (örneğin, Hansen, Prescott, 2002: 1206). Bence çok daha önemli olarak, P.M.Romer 1986 tarihli ünlü makalesinde artan getirinin büyümedeki önemini vurgulamıştır.

Yeni büyüme modelleri ileri sürenlerin öncülerinden olan P.M.Romer, yukarıda da yararlandığım daha yeni bir yazısında (Romer, 1996: 204, 205) verimli girdileri iki temel gruba ayırmaktadır: i) Fikirler, ii) şeyler. Fikirlerin temel nitelikleri “rakip olmayan (nonrival)” mallar olmalarıdır. Tanımı gereği bu tür mallar başkalarınca kopyalanabilmekte ve başkalarına iletilebilmektedir. Bu özelliklerin sonucu olarak bir fikrin değeri kullanılabildiği piyasanın büyüklüğüne koşut olarak artmaktadır.

Aynı yerlerde şu görüşler de ileri sürülmektedir: Yeni bilimsel araştırmalardan ortaya çıkan şaşırtıcı sonuç şudur: Kaynak bolluğu, ölçek ekonomileri ile etkileşerek imalat sanayiinde 20. yüzyıla da yayılan bir teknoloji önderliği yaratmıştır. M.Abramovitz ve P.A.David’in söyledikleri gibi, A.B.D.yi dünyada tek kılan olgu, kaynak bolluğu ile geniş piyasaları birleştirmesi olmuştur.

Ölçek ekonomileri hem sonul mallar hem de sermaye malları için daha büyük piyasalar yoluyla etkin olmuştur. Bu anlamda ölçek kavramı büyük bir nüfus, bütünleşmiş piyasa ve teknolojik yakınsama tarafından belirlenmiştir. Dolayısıyla, sonuçta, ölçek konusunun, büyüme hesaplamalarında (growth account) yapıldığı gibi, adeta bir basit sonuç olarak ele alınması yolu sakıncalıdır ve terkedilmelidir. Ölçek kavramı, fikirlerin rakip olmayan niteliklerinden kaynaklanan iktisat dünyasının temel bir niteliği olarak algılanmalı, o şekilde değerlendirilmelidir (Romer, 1996: 205, 206).

Fikirler, Dışsallık, Artan Getiri

Burada görüşlerini ilk açıklayacağım yazarlar P.J.Klenow ve A.Rodriguez-Clare’dir (2005). Bu yazıdan (s. 819) alacağım ilk alıntı ise R.E.Lucas’a aittir. Lucas’ın bu görüşüne göre, eğer fikirler büyümenin motoru ve eğer fikirlerin üretilmesinin ayrılmaz bir niteliği toplumsal getirilerin özel getirileri aşması ise, yapmak istediğimiz şey, yolumuzun dışına çıkarak büyüme kuramına dışsal etkileri katmak olacaktır; onlarsız davranmak, onları gözardı etmek değil.

Yazarların (Klenow, Rodriguez-Clare, 2005: 856, 857) görüşleri de aynı anlama gelmektedir. Bu görüşe göre, geleneksel kuram açısından dışsallıklar büyümenin sürdürülmesi için zorunlu değildir. Ama dışsallıklar, birçok ülkenin farklı yatırım oranlarına sahip olmalarına rağmen benzer oranla büyüdüklerini anlayabilmek için zorunludurlar. Uluslararası bilgi dışsallıkları olmasaydı, dünyanın toplam geliri (GSYİH) bugünkünün ancak %6’sı olurdu. Uluslararası bilgi yayılmalarının önemli yolları ise ticaret, ortak girişim (venture), doğrudan yabancı yatırım, anahtar kişilerin göçü ve öykünme gibi araçlardır.

Dışsallığın büyük önemini eskiden beri vurguladım. Artı dışsallığın temel kaynağının kentler olduğunu düşünüyorum. Böyle olmasaydı, günümüzde olduğu gibi, insanlar neden kentlerde adeta üst üste yaşasınlardı, son yıllarda yaptıkları gibi neden çok yüksek binalar yapma yolunu seçerlerdi. Bence kentlerdeki bu yoğun yaşamın temel nedeni, her tür paylaşımın, dayanışmanın, işbirliğinin çok önemli bir insan özelliği olmasıdır. (Bu olguya yazının sonunda da dönüyorum.)

Bu konuya geçmeden önce, yine eskiden beri vurguladığım artan getirinin önemini ifade eden diğer bir yazıdan (Jones, 2005) alıntılar yapmak istiyorum: Fikirlerin diğer iktisadi mallardan farklılığı üzerinde dikkatle düşünmek, iktisadi büyümeyi anlamamızda temel bir değişmeye yol açar. (Yukarıda Romer’in söylediği) fikirlerin rakip olmama özelliği, ölçeğe göre artan getirilerin üretim olanaklarını nitelendiren bir güç olma olasılığının artması anlamına gelir. Bu da etken olarak ölçeğin uzun süreli büyümede bir kaynak işlevi gördüğü bir dünyanın varlığını gösterir. Ne kadar çok mucidimiz olursa, o kadar çok fikir icat ederiz ve hepimiz daha zengin oluruz (s. 1106, 1107).

Aynı yazıya (Jones, 2005: 1065-1068) göre, bir iktisadi büyüme kuramının merkezine fikirler konduğunda ortaya çıkacak durum aşağıdaki şekilde özetlenebilir: Fikirler  —>            Rakip olmama  —>            Ölçeğe göre artan getiriler  —>Tam rekabetçi dengenin sorunları. Bu şekildeki son öge şu anlama gelmektedir: Bir tam rekabet dengesi kullanıldığında, kaynakların en iyi (optimal) tahsisinin merkeziyetçi olmayan yaklaşımının karşılaştığı sorunlar (s. 1068).

Son tümcenin anlamı şudur: Bir rekabetçi dengenin merkezi bir gerekliliği, üretim etkenlerine marjinal ürünleri kadar ödeme yapılmasıdır. Ama bilindiği gibi, ölçeğe göre artan getirilerin varlığında bu gereklilik gerçekleşemez. Artan getiriyi sağlayan etkene marjinal getirisi ödendiğinde firma zarar eder (s. 1068).

Sanayi bölgesi konusunu inceleyen bir yazıda (Hernandez-Sancho et al., 2012) bu bölgelerdeki dışsallık ve onunla artan getiri arasındaki ilişkiler incelenmektedir. Buradaki bölge kavramı şu olaya dayanmaktadır: Birçok sanayi dalında üretim sisteminin rekabet gücünü belirleyen etken şirketin büyüklüğü değil, firmanın yer aldığı bölgedeki ortamın kalitesidir. Dolayısıyla, çözümlemelerde vurgu firmanın içsel ölçek ekonomilerinden yerel ortamların yarattığı dışsal ekonomilere kaydırılmalıdır. Böylece, burada bölge ortamı belirleyicidir. Bu bölgelerde önem araştırma ve geliştirme etkinliklerini geliştirmeye ve toplumsal uyuşmaya verilmelidir (s. 180, 183).

Sonuçta yazı şu temel bulguya ulaşmaktadır: (Sözkonusu bölgelerde) iktisadi verimliliğin iyileştirilmesinde dışsal ekonomiler (firmaların) ölçeklerinden ya da teknolojik gelişmeden daha önemli bir rol oynamaktadır. Oysa, bölge dışında durum tam tersinedir. Buralarda verimlilikteki artış ve kazanımların neredeyse tümü teknolojik gelişme tarafından açıklanmaktadır (s. 195).

Bilindiği gibi, M.E.Porter tarafından geliştirilmiş bir yığılma (kümeleşme) odağı kavramı vardır. Ülkelerin gelişmesinde bu yığılma bölgelerinin önemli katkısının olduğu görüşü savunulur. Son zamanlarda bu konu bazı açılardan eleştirilmekte, Porter’ın A.B.D.ye özgü kavramının genel bir uygulama yeteneğinin bulunmadığı söylenmektedir (Spencer et al., 2010: 698).

Yazı şöyle yaygın bir inancın var olduğunu belirterek başlıyor: Bu inanca göre, sanayi etkinliğinin bir yerlerde coğrafi yığılması, oraların iktisadi gönenç ve büyümesinin temelini oluşturmaktadır. Yazıda, A.Marshall’ın bu alandaki sunumla ilgili üç dışsallık türü açıklandıktan sonra, büyük kentlerdeki ortak fiziksel altyapıdan, çeşitli ilişkilerde gerçekleşen masraf düşüşlerinin yarattığı etkinlik kazanımlarından, uzmanlaşmış işgücü piyasasına erişim olanaklarından kaynaklanan geleneksel ölçek ekonomileri dışsallıklarının büyük kentlerde firmalara sağladığı üstünlükler belirtiliyor. Diğer avantajlar da becerili işgücünün hareketliliğini, şirketler-arası işbirliği ve ağ ilişkilerini de içeren bilgi dolaşımına dayanmaktadır (s. 698, 699).

Kanada üzerinde yapılan bir araştırmaya dayanan aynı yazıda (s. 707, 712), yazıda erişilen başlangıç sonuçlarının şunları düşündürdüğü söyleniyor: Sanayi dalları yığılma odaklarında yer aldıklarında, (patent konusu dışında) işlendirme artışı, gelir, işsizlik göstergelerinde daha iyi başarım göstermektedirler. Ama sanayi alt dalları düzeyine inildiğinde başarım farklılıkları gözlenmektedir. Böylece, bazı önemli istisnalar dışında, iktisadi etkinliklerin yığılmasının sanayinin düzeyi üzerinde açık artı etki yaptığı gözlenmiştir.

Bence yazının ulaştığı şu sonuçlar daha önemlidir: Büyük kentlerde oluşan üstünlükler, hizmetlere dönük olan ve biomedikal, enformasyon ve iletişim gibi bilgi-yoğun imalat yoğunlaşmalarında çok daha belirgindir. Beklenebileceği gibi, daha küçük merkezlerin ise tarım, madencilik, ormancılık, petrol ve gaz gibi kaynağa-dayalı ve otomotiv, yiyecek gibi daha geleneksel imalat yoğunlaşmaları üzerinde uzmanlaştıkları görülmüştür (s. 712).

Yerel ekonomik başarım yalnızca yoğunlaşmaların varlığı ya da yokluğu tarafından değil, aynı zamanda, egemen olan yoğunlaşma türü tarafından da belirlenmektedir. Sözkonusu bölgede yoğunlaşmalar, sanayi bölgeleri ve yenilik ortamı üzerindeki yayınlar şunları düşündürüyor: Özel kent bölgelerinin yenilikçi güçleri ve devingenlikleri, iktisadi başarımları için çok önemli olan yerel varlıklar ve nitelikler dokunulamaz nitelikte ve ilişki özelliğindedirler (Asheim et al., 2006). Dolayısıyla, bunların genel istatistikleri kullanan çözümlemelerle ölçülebilmesi çok zordur (s. 712, 713).

Burada ülkelerin bölgesel eşitsizlikleri konusuna da değinmek istiyorum. R.E.Lucas’a (2004: 530) göre, 1950-2000 döneminde dünyada ülkelerin en büyük kentlerinin ülke içi ağırlığı azalmıştır. Veriler bunu göstermektedir. Ben Türkiye için bu olgunun geçerli olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’de aynı dönemde İstanbul’un önemi ve ağırlığı azalmamış, artmıştır. Bu fark Türkiye’nin gelişmesinin başlangıç dönemlerini yaşıyor olmasının sonucu olabilir. İleri gelişme aşamalarında aynı olgu Türkiye ve İstanbul için de geçerli hale gelebilir.

Türkiye’nin bugünlerde geçerli olan ilgili bir özelliği de bölgesel eşitsizliğinin fazla, yüksek olmasıdır. Bu olguyu gösteren bir şekil (OECD, 2012: 59) da yer almaktadır. Buna göre, bu eşitsizliğin en yüksek olduğu ülke, 0.47 Gini katsayısıyla Rusya’dır. Sonra sırasıyla Hindistan, Meksika, Şili, Çin, Brezilya, Slovakya gelmektedir. Bunlardan sonra 2007 yılında 0.25 Gini katsayısıyla Türkiye bulunmaktadır. Aynı katsayı İngiltere’de 0.18, A.B.D.de 0.14, Fransa’da 0.11, İsveç’te 0.06’dır.

İşbirliği

İşbirliği konusunu, insanların neden işbirliği yoluna gittiklerini; onları gruplara, örgütlere, toplumlara nelerin bağladığını inceleyen yeni bir kitapta (Tyler, 2011) şu temel görüşler savunuluyor: Birçok bilim alanında, özellikle iktisatta, insanlar gruplara genellikle araçsal (instrumental) bağlarla bağlanır. Bu görüşe göre, kişiyi işbirliğine yönelten yol, onun başkalarını maddi ödüllerin ya da maddi masrafların kaynağı olarak görmesidir. Bu görüş son onyıllarda ağırlık kazanmıştır (s. 1, 6).

Kitap bu görüşü doğru bulmuyor. Daha uzun bir geçmişi olan şu yaklaşımı savunuyor: Maddi ödül ve masrafların önemi yadsınamaz, ama insanların çoğunluğu için ve çokca zaman bireylerin başkalarıyla ilişkilerine egemen olan bağlılıklar toplumsal kanallara dayanır. Kişilerin diğergam davranışları, onların diğerleriyle olan toplumsal bağlılıklarının niteliği ve gücü tarafından belirlenir (s. 6, 1).

Bu toplumsal bağlar şu noktalarda özetlenebilir: Bunlar gruplara uzun süreli bağlılıklardır ve tutumlara, duygusal bağlılıklara, paylaşılan özdeşliklere, ortak değerlere, diğerlerinin karakter ve güdüsüne güvene; ve otorite uygularken, karar verirken adil usuller kullanma konularında ortak vaadde bulunmaya dayanır (s. 1).

Belirtildiği gibi, geleneksel iktisat kuramında geniş ölçüde bireylerin özçıkarları peşinde koştukları, bencil oldukları varsayımına dayanılır. Önceki kitapta da savunulduğu gibi, insanlar özçıkarları peşinde koştukları kadar işbirliği yoluna da giderler. Ayrıca, son zamanlardaki önemli gelişmeler işbirliğinin önemini daha da arttırmıştır. Y.Benkler de (2011) bu düşünceleri destekleyen görüşler ileri sürmüştür.

Bu görüşlere göre, insan olarak bizler çoğu kişinin inandığından çok daha işbirlikçiyiz. Etrafımızda gördüğümüz insanlar işbirliği içinde çalışmakta, doğru olan şeyleri yapmakta, adil şekilde davranmakta, cömert eğilimlerle hareket etmektedirler. Bu olguları kabul ettiğimiz takdirde, egemen görüşün varsayımlarının tersine, insan olarak daha iyi taraflarımıza dayanarak etkin sistemler kurabilir, kötü taraflarımızı (bencillik) ençoklaştırmaktan vazgeçebiliriz (s. 79, 80).

Son zamanlardaki gelişmeler günümüzde çevreye uyumu, yaratıcılığı, yenilikçiliği örgütlerin ve bireylerin gelişmesi için önkoşul olarak görmektedir. Bu nitelikler “sanayi iş modeli” ile iyi uyuşmamakta, alışılmış gözetim sistemine ve fiyatlamaya uymamaktadır. Yalnızca paraya bakan, masraf hesaplayan, çıkarlar ve riskler üzerinde yoğunlaşan insanlardan ziyade, öğrenmeye, koşullara uymaya çalışan, sürekli olarak iyileşme için elinden geleni yapan ve bu yollarla örgütler için sonuçlar üreten insanlara gereksinimimiz vardır (s. 85).

Yazı şu girişle başlıyor: 1976’da Richard Dawkins Bencil Gen’i yazmıştı. 2006 yılına gelinince dalga, moda değişmeye başladı. Harvard Üniversitesi’nin matematikçi biyoloğu olan Martin Nowak şunları yazdı: “Evrimin belki de en çarpıcı yanı, rekabetçi bir dünyada işbirliği oluşturma yeteneğidir. Böylece, biz ‘doğal işbirliği’ni, mutasyon ve doğal seçilimin yanına, üçüncü temel evrim ilkesi olarak ekleyebiliriz.”

Bu görüşler işbirliğinin önem ve yararını göstermektedir. Ben de bu görüşe katılıyorum. Ama burada işbirliğinde bireylerin edilgin ya da etkin olmasının belirleyici olduğu görüşü eklenmelidir. Diğer bir deyişle, bireysel girişim, özgürlük, sorumluluk içermeyen bir işbirliği yarardan çok zarar verir. Ancak kişinin bilincini, özgür istencesini, yenilik yaratma gücünü ön planda tutan işbirliği yararlı olabilir. İleride açıklayacağım gibi, toplumların, ekonomilerin gelişmesi, büyümesi açısından bireyci, ama herkese aynı hakları tanıyan bir kültür, geleneksel toplulukçu (cemaatçi, kollektivist) bir kültürden çok daha üstündür.

Burada son zamanlarda çok tartışılan “sürü hareketleri” ve “enformasyon çağlayanları” kavramlarına dikkat çekmek istiyorum. Böyle bir çağlayanda, piyasa oyuncuları (agents) kendi bilgi ve görüşlerini gözardı etmekte, daha iyi bilgilenmiş olduğunu varsaydıkları oyuncuların davranışını taklit etmektedirler. Manyaklıklar, toplumsal adetler, panikler v.b.; ayrıca, bireylerin en etkin teknolojiyi benimsemedeki başarısızlıkları niteliğindeki çeşitli günlük iktisadi olaylar, çeşitli toplumsal olgular sözkonusu kavramlarla açıklanmaktadır (Gale, 1996: 618). İşbirliği örneği olarak sayılabildiklerinde, bu tür davranışların yararlı olduğunu düşünmüyor, bunları genelde zararlı buluyorum.

İşbirliğinin önemini yukarıda anlattıklarımdan daha iyi açıklayan, iyi biliyorsam, Edip Cansever’in şu dizesiyle tamamlamak istiyorum: “Bir kişi bile değilim yalnızlıktan.”

 

Dokunulamaz Sermaye ve Bilgi Sermayesi

B.Keeley’in (2007: 23) söylediği gibi, günümüzde büyümenin büyük kaynağı artık fiziksel ögeler değil, geniş ölçüde dokunulamaz olan enformasyondur. Bu enformasyonun şekli, bilgisayarın katı diskinde mi bulunduğu ya da uyduların geçtiği bir havada mı uçuştuğu hiç önemli değildir. Bütün gerekli olan birler ve sıfırlardır. Bunların oluşturduğu yeni teknoloji iktisadi etkinliği kökünden dönüştürmektedir.

Enformasyonun yeri de önemli değildir. Eskiden fabrika gibi bir iktisadi varlığın yeri, ulaşım olanakları, kaynaklara yakınlığı belirleyici nitelikteydi. Günümüzde yerin önemi giderek azalmaktadır. Enformasyonu kullanabilecek insanların varlığında ve gerekli bağlar iyi olduğunda, yerin A.B.D.de Boston ya da Hindistan’da Bangalore’de olması önemli değildir (s. 23, 24).

Dokunulamaz sermaye bilgi ve enformasyon gibi ögeleri içermektedir. Enformasyonun yaygınlığı şirketlerin bilançolarına yansımaktadır. Bazı tahminlere göre, esas olarak şirket iflas ettiğinde satılabilecek fizik varlıklardan oluşan geleneksel bilanço varlıklarının kıymeti, bugün A.B.D. firmalarının değerinin yalnızca beşte birini ifade etmektedir (Keeley, 2007: 25). Diğer bir yazıya göre, A.B.D.nin 1995 sonrası büyümesinin kaynağı olarak dokunulamazlar, dokunulabilir sermayeyle eşit bir büyüklüğe ulaşmıştır.

Dokunulamaz sermayenin tanımı da firmaların tüm finansal varlıklarından katı, fizik varlıklarının değerinin çıkarılmasından sonra kalan değerler olarak verilmekte, kalıntı olarak hesaplanmaktadır. Nitekim R.E.Hall (2001: 5, 6) böyle bir ifade kullanmaktadır. Böylece, dokunulamazlar firmaların yok olmasıyla o firmalar için yok olmakta, bazen başka örgüt ve yerlerde sürebilmektedirler.

Aynı sayfalarda, A.B.D.deki dokunulamaz sermaye değerleri (GSYİH’ya oran olarak) 1947-2000 dönemi için verilmektedir. Bu değerler çok oynaktır; 1972’de GSYİH’nın kabaca %30’u kadarken 1974’te eksi %30’a düşmüş, 1990’larda çok yüksek düzeylere çıkmıştır. Bu değerler sanayi dalları arasında da çok farklılık göstermektedir. Dokunulamaz sermayenin zaman içindeki ve sanayi dalları arasındaki dağılımı ile bilgisayarlar ve yazılımlar arasında güçlü bir birliktelik gözlenmektedir.12

Diğer bir çalışmada (Corrado, Hulten, Sichel, 2006) dokunulamaz varlıkların bazılarınca ileri sürülen farklı nitelikleri anlatılmaktadır. Şu farklılıkları belirtmek istiyorum: i) Piyasa işlemleri sonucunda elde edilmemiş dokunulamaz varlıkların varlığını doğrulamak (verify) zordur, ii) ulaşılmış, sahibine mal edilmiş dokunulamaz varlıklar açık biçimde görünür değillerdir, çünkü çeşitli sermayelerin yıllarını belirlemeyi zorlaştırırlar, iii) bazı dokunulamaz varlıklar rekabetçi mal olma niteliği taşımazlar, iv) bazı dokunulamaz varlıklardan sağlanan getirilere öznelerin sahipliği belirlenemez (s. 10).

Yazarlar bu özellik ve farklılıkları kabul ediyorlar, ama bunların dokunulamaz nitelikteki harcamaların sermaye sayılmaması için yeterli neden oluşturmadığını ekliyorlar. Çünkü bu tür harcamaların sermaye olup olmadığını belirleyen şey, anlatılan farklılıklar değil, sözkonusu harcamaların ilerideki bir dönemde hasıla sağlamak amacıyla yapılıp yapılmadığıdır (s. 10-13).

Önemli bir diğer fark muhasebe uygulamalarındaki tarihi, geleneksel uygulamalardan kaynaklanır. Hem şirket düzeyinde hem de genil (makro) düzeydeki geleneksel muhasebe uygulamalarında dokunulamaz girdiler üzerinden harcamalar GSYİH’nın parçası olan bir yatırım olarak değil, ara bir masraf kalemi olarak alınır. Bu tarihsel uygulamalar A.B.D.de yazılımın sermaye olarak işlem görmesiyle değişmeye başlamıştır. Yazılımın sermayeleşmesi tek başına işçi başına üretimde hatırı sayılır olumlu bir etki yapmıştır. Ama bu etki, tüm dokunulamaz varlıkların büyük katkısını gösteren buz dağının yalnızca görünen zirvesidir (s. 2).

Dokunulabilir ile dokunulamazlar arasındaki diğer bir fark, dokunulabilir varlıkların çoğunun diğer üreticilerden alınıyor olmasıdır. Oysa, dokunulamaz varlıklar genellikle onları kullanan şirketlerde üretilir. Öte yandan, birçok dokunulamaz varlık (teknik lisanslar, patentler, danışmanlık ve yönetim hizmetleri gibi) dış piyasalar aracılığıyla sağlanır (s. 10, 11). (Burada başka bir yazımda ayrıntılı bir şekilde incelemekte olduğum bir güzel kitapta (Teece, 2009), firmaların içlerinde yaratıp sahip oldukları dokunulamaz varlıkların çok önemli olduklarının vurgulandığını da kaydetmek istiyorum.)

Enformasyon teknolojisindeki devrimin ürettiği birçok ürün piyasaları doldurmaktadır. Dolayısıyla, bu devrimin piyasaları etkilediği açıktır, ama bunların büyüme alanındaki genil verilere yansıması yavaştır. “Bilgi sermayesi” ya da “bilgi ekonomisi”nin iktisadi yaşama katkısı; yenilik, beşeri sermaye, bilgi edinme ile dokunulamaz varlıklara yapılan yatırımlar, enformasyon sermayesi, işgücü kalitesinin değişmesi ve çoklu faktör verimliliği arasındaki ilişkiler de gözardı edilmemelidir (s. 1, 32, 33).

Dokunulamaz varlıklar ile birlikte teknolojik bilgi, daha genel olarak bilgi, toplumların büyümesinin temel etkeni niteliği kazanmıştır. Bu olgulardan ilki (Corrado et al., 2006: 32)de aşağıdaki sözcüklerle ifade ediliyor: Araştırma ve geliştirme etkinlikleri, sermayede kişileşmiş teknolojik değişme, insan yetkinliği (competency) ve şirkete-özgü ortak yatırımlar şekillerindeki birçok teknolojik bilginin hızlı yayılması ve uygulanması yakın zamanlardaki A.B.D. iktisadi büyümesinin anahtar etkenidir.

İkinci olgu D.Bloom tarafından şöyle ifade edilmiştir: Bilginin değeri yükselmeye devam ediyor. Bilgi diğer sermaye şekillerinden köklü biçimlerde farklıdır. (Çünkü) bilgi bollaştıkça daha kolay ve ucuz olarak daha da genişletilip büyültülebilir. Bu nitelikleri nedeniyle bilginin getirisi çok zengindir (Keeley, 2007: 24).

Bu özellikler çok önemlidir. Benim eskiden beri çok önem verdiğim artan getiri ilkesi bir bakıma bilginin temel niteliğidir, çünkü bilgi biriktikçe daha da değerlenir. Buna, daha doğrusu ölçek ekonomilerine son zamanlarda çeşitlilik iktisadı (economy of scope) eklenmiştir. Ama bunun etkisi artan getiriden farklıdır.

K.İnan da güzel kitabında bilginin önemini vurgulamaktadır. Kitaba göre, kurulacak yeni dünya bir bilgi üretim altyapısı’na sahip olacaktır. Bu yapının nasıl kullanılacağı belli olmasa da, altyapının kaba hatları 20. yüzyılın sonlarından beri belirmeye başlamıştır. Bu yeni yapıda üretimde değer, ağırlık bilinen sürekli üretim aşamasından tasarım aşamasına kaymaktadır (İnan, 2012: 15, 16).

Diğer bir deyişle, üretimde katma değerin çok büyük bir kısmı tasarım aşamasında oluşmaktadır. Robert Reich’in 1992’de yazdığı gibi, “1920 yılında bir otomobilin maliyetinin %85’inden fazlası rutin işçilere ve yatırımcılara gidiyordu… Bugün bir yarı-iletken çipin…%85’inden fazlası ise özel tasarım ve mühendislik hizmetlerine ve bu hizmetlerin oluşma süreçlerinde yer alan geçmiş buluşların patent ve telif haklarına gidiyor.” (İnan, 2012: 16).

Aynı kitabın “Ekonomi: Sorun” başlıklı 5. bölümü (s.175) şu sözlerle başlıyor: “Bu bölümde savunacağım tez, ekonominin asıl zenginliği(ni) yaratan birçok alanda bilginin üretim içindeki payının hızla büyüdüğü; üretim sürecinde otomasyon teknolojilerinin sıradan insan emeğinin yerini aldığı ve bilgi-üretim kompleksi olarak adlandırdığım bu yeni oluşumun toplumsal dengeleri altüst ettiği görüşlerinde odaklanıyor.” Yazıda “…ilk ele aldığım konu bilginin, özellikle de teknolojik bilginin evrimi oldu.” (s. 21). Öte yandan, bilgi-üretim kompleksinin tohumları enformasyon ekonomisinin içindedir (s. 176).

Görüldüğü gibi, kitapta bilgi, enformasyon, teknoloji birlikte ele alınmaktadır. Yazıda (s. 19) ifade edilen şu görüşler de bu birlikteliği vurguluyor: “Bilginin ekonomide daha büyük rol oynamasının nedeni bilgide bir patlama olması kadar, hatta ondan daha çok, bilgiyi sürekli yaratıcı ve kullanılır kılabilen mikroelektroniğe dayalı teknolojilerin varlığı(dır.)”

Yazar mikroelektroniğe (mikroelektronik devrelere) çok önem tanıyor. İyi anlayabilmişsem bu önemin üç nedeni var: i) “Elektronik devreler 20. yüzyıl boyunca teknolojik altyapımızda yer alıyor ve kullanılıyordu.” ii) “Mikroelektronik teknolojisi bugünkü ve yakın gelecekteki yaşamımızın bütün teknolojik altyapısını oluşturuyor.” Bu teknolojiler yaşamın çok geniş bir kesimine ve akla gelebilecek her etkinliğe uygulanıyor. “Bu etkinliklere sağlanan maddi olanaklar (ünlü) Moore yasası ile ilerliyor.” (s. 18). iii) Mikroelektronik teknolojisinin üssel (exponential) gelişme hızı var, bu alanda gelişme çok hızlı (s. 176).

Daha önemli bir nokta, bu teknolojilerin, yepyeni olanaklar sağlarken, rutin insan emeğinin de yerine geçebiliyor olması. “Bu durumda insan emeğine düşen yapıcı rol imalat olsun, hizmetler olsun veya artistik katkılar, yani sanat olsun hep aynı: yaratıcılık.” (s. 19). Böylece, Robert Reich’in sözcükleriyle sembolik analizci, Richard Florida’nın kelimeleriyle (bilgiye, beceriye dayalı) yeni bir yaratıcı sınıf ortaya çıkıyor (İnan, 2012: 222, 223).

Ben eski çalışmalarımda (örneğin, Bulutay, 2005a: 7, 8, 12), bilgi ve teknolojinin, dokunulamaz sermayenin ekonomilerde çok önemli roller oynadığını açıklamıştım. Dolayısıyla, yukarıda alıntıladığım görüşlere katılıyorum; bilgiyi insanların, kurumların, şirketlerin temel büyüme etkeni olarak görüyorum. Şimdi büyüme konusunda yeni bir yazıyı ele alacağım. Ama ona geçmeden, borsalar ve dokunulamaz varlıklar hakkında önemli kısa bilgiler sunmak istiyorum.

Yeni bir yazıyla (Martin, Ventura, 2012: 3033-3038) başlamak istiyorum. Yazıda A.B.D. ve Japonya’da, zaman içinde ulusal servette büyük dalgalanmalar olduğu gösteriliyor. Bu dalgalanmaların ölçütü olarak “hanehalkı ve kâr dışı net değerin” GSYİH’ya oranı verisinin 1993-2010 döneminde aldığı değerler kullanılıyor. Bu dönemde, 1995 yılından önce ve 2008, 2009’da sözkonusu oran 3.5 olduğu halde, ara dönemde (1995-2008) iki olaylar zinciri (episodes) yaşanmıştır. Bu iki olaylar zincirinin her ikisinde de oranda önce önemli bir büyüme, sonra hızlı bir çökme yer almaktadır (s. 3033, 3034).

Bu olay zincirleri şu olguları içermektedir: i) Olaylarda hisse senedi piyasa hareketleri ve taşınmaz (gayrimenkul) fiyatlarının önemli rolleri vardır. (Taşınmazlar için yazımdaki Not 51’e bakılabilir.) ii) Hasıla, tüketim ve sermaye stoku genil ekonomik büyüklüklerinin büyüme oranları bu olaylar zincirlerini izlemiştir. iii) Bu olay zincirleri iktisadi durgunluklarla sonuçlanmıştır. iv) Servetlerdeki bu dalgalanmaları ekonominin temel değişkenleriyle ilişkilendirmek çok güçtür (s. 3034, 3035).

Yazı bu alanlardaki diğer araştırmalara atıf vermekte, yukarıda belirttiğim özellikler dışında kalan özelliklere de dikkat çekmektedir. Ben burada şu önemli noktaları belirtmekle yetiniyorum: Bu olay zincirleri balonlar (bubbles) olarak, iktisadi çöküşler balonların patlamaları olarak alınabilir. Balonların soyut piyasaları yerine gerçek yaşamın hisse senedi, taşınmazlar ve kredi piyasaları alınabilir. Savaş sonrası sanayileşmiş ülkelerde, varlık fiyatları üzerinde yaptığı 2003 tarihli bir araştırmasında IMF, ortalama olarak, hisse senedi fiyatlarında her 13 yılda, konut fiyatlarında her 20 yılda bir çöküş yaşandığı bulgularına ulaşmıştır (s. 3036-3038).

Bence İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB), özellikle kendisine gelen yabancı para akışıyla ve yabancılara kazandırdığı büyük paralarla Türkiye ekonomisinde, özellikle AKP iktidarı döneminde çok önemli bir rol oynamıştır. Tüm borsalarda olduğu gibi, İMKB’de de dokunulamaz varlıkların belirleyici yeri vardır. Yukarıda da yararlandığım (Hall, 2001) de bu görüşü benimsemekte, borsa hareketlerinin anahtar kavramının dokunulamaz varlıklar olduğunu söylemekte, bu konuları değerlendirmektedir.

Bu değerlendirmelerde, borsalara akan paraların belirleyici değişken olduğu görüşleri savunuluyor. Böylece, borsalardaki hareketleri anlamak için para akımlarına bakmanın gerektiği söyleniyor. Yazara göre, borsa hareketleri yatırımcıların akılcı hareketleriyle genellikle tutarlıdır. Diğer bir deyişle, bu hareketleri anlayabilmek için geçici moda ve çılgınlıklara (fads), duygusal, içgüdüsel ruh hallerine (animal spirits) ve aşırı coşkunluklara (exuberance) başvurmak gerekmez (s. 1, 11).

Bu görüşlerine karşın, yazar bu piyasalardaki (borsalardaki) dokunulamaz varlıkların değerlerinde büyük oynamalar olduğunu kabul etmektedir. Yine de borsalar, bu önemli hareketliliklerine karşın, iktisadi mantığa göre işlemektedir: Borsa, pay sahiplerinin gelecekte almayı bekledikleri paraları uygun biçimde iskonto ettikleri bir ilkeye göre işlemektedir (s. 5, 6, 4, 1).

Ama yazar borsaları olumlu olarak değerlendiren bu görüşünün kesin olmadığını söylüyor. Çünkü borsalardaki hareketlerin pek de akılcı olmadığı savını destekleyen gelişmeler de yaşanıyor. Bunlardan biri, “borsanın çarpıcı ölçülerde düştüğü Ekim 1929 ve Ekim 1987 günlerinde ekonominin temel ögeleri hakkında hiçbir yeni enformasyonun açığa çıkmamış olmasıdır.” Doğru anlayabilmişsem, Hall bu olayları, yukarıda değindiğim sürü hareketlerine ya da enformasyon çağlayanına bağlıyor.

Ben, özellikle yabancı para akımlarının İMKB’nin değerlenmesinde ve değer yitirmesinde anahtar değişken rolü oynadığı görüşüne katılıyorum. Ama borsanın temel mantığının ve işlevinin, borsalardaki şirketlerin gerçek değerlerini yansıtmak olması gerektiğini düşünüyorum. Oysa, İMKB bu işlevi yerine getirmemektedir. Çünkü İMKB değerleri geniş ölçüde yabancı para akımlarına göre inip çıkmaktadır. İMKB uluslararası bir kazanç, kumar alanı haline gelmiş, sıcak para akımlarının at oynattığı bir piyasa niteliği kazanmıştır.

Bu görüşümün en güçlü kanıtı, hisse senedi alanında “yurtdışı yerleşiklerin portföy (sıcak para) stoku”nun , milyon dolar olarak, Aralık 2007’de 69.943, Aralık 2008’de 23.273, Aralık 2009’da 55.558 değerleriyle büyük bir oynaklık göstermiş olmasıdır. Oynaklık sonraki dönemlerde de sürmüştür (DPT, Ekonomik Gelişmeler. Ocak 2011: 27). Esasında, arada kalan günlerde oluşan oynaklık bu rakamların gösterdiğinden daha da çarpıcı olmuştur.

Bence, burada olan olayın özü şudur: Para akımları, özellikle de yabancı para akımları, kumar oynayarak İMKB’de istedikleri değerleri oluşturmakta; bu arada TL’yi değerlendirmekte; bunlardan büyük gelir, kazanç, getiri sağlamakta; borsayı terk ettiklerinde, yaratılan tüm değerin geniş ölçüde sanal (farazi) bir değer olduğu ortaya çıkmaktadır. Gelecekte benzer ani çıkış olasılıkları Türk ekonomisinin kırılgan geleceği hakkında duyulan korkuların temel nedenlerinden biridir.

İktisatta, hatta tüm yaşamda her olayın, her olumlu gelişmenin bir bedeli vardır. Yukarıda büyümeye olumlu katkılarını vurguladığım dokunulamaz varlıkların da bir bedelinin olduğunu göstermek için borsalardaki dokunulamaz varlıkların bu sanal niteliğini ve büyük tehlikesini anlattım.

 

Kurumların Önemi

Yukarıda anlattığım etkenlerin iktisadi büyüme olayının arkasında yatan temel güçleri yeterince açıklayamadığı görüşleri ileri sürülmüştür. Bu konuda North ve Thomas şunları söylemektedir: Yenilik, ölçek ekonomileri, eğitim, öğrenim, sermaye birikimi gibi temel etkenler büyümenin nedenleri değildir, büyümenin kendileridir. Büyüme etkenlerinin birikimleri ve yenilik büyümenin ancak yaklaşık, temsili (proximate) nedenleridir. (Hernekadar bunlar büyümenin mekanizmasını anlamada yardımcı olmuş olsalar da) aynı yazarlara (North ve Thomas’a) göre, karşılaştırmalı büyümeyi açıklayan temel etken kurumlardaki farklılıklardır (Acemoğlu, Johnson, Robinson, 2005: 388, 463).

D.C.North (2005: 84) bu yeni kitabında şunları ekliyor: İnsan olarak oluşturduğumuz içiçe geçmiş, birbirine dayanan iktisadi, siyasal ve toplumsal dünyada karmaşık karşılıklı bağlar vardır. Bunları anlamak için şimdi sahip olduğumuzdan daha derin bir anlayışa gerek vardır. Formel (neoklasik) iktisat kuramı bu içiçe geçmiş yapıyı gözardı eder, dolayısıyla bu sorunlara açıklama sağlamakta ancak sınırlı bir değere sahiptir. İnsan yapılarının özendirici nitelikleri üzerinde yoğunlaşan yeni kurumcu ekonomi çok daha derin bir anlayış sağlamalıdır.

Aynı nitelikte aşağıdaki görüş kitabın ilk sayfasında (s. vii) açıklanmaktadır. Buna göre, iktisadın bakış açısı (neoklasik kuram) iktisadi değişme sürecini açıklamak için yaratılmamıştır. İnsanlar olarak bizler, sürekli olarak yeni yollarda gelişen belirsiz ve sürekli değişen bir dünyada yaşıyoruz. İktisadi, siyasal ve toplumsal değişmeyi anlamaya çalışmak (ki bunlardan yalnızca birindeki değişme diğerleri bilinmeden yakalanamaz) düşünme yolumuzu temelden değiştirmeyi gerektirir. Genel Denge Kuramı gibi çok şık bir devingen değişme kuramı oluşturabilir miyiz sorusuna yanıtımız olasılıkla hayır olacaktır. Ama temelde değişme süreci konusunda bir anlayış sağlayabilirsek, değişme hakkında sınırlı bir hipotez geliştirebiliriz. Bu hipotez ile beşeri sorunlara yanıt bulmada toplumsal bilim kuramının sağlayabildiği yararı büyük ölçüde iyileştiririz.

Bu anlayışta egemen olan kavram kurumlardır. Kurumlar kitabın (North, 2005) çeşitli sayfalarında açıklanmaktadır. Bunlardan bazılarını aşağıda aktarıyorum. Ronald Heiner 1983’teki yazısında iktisadi çözümlemeler için çok önemli olan şu görüşleri açıklamıştı: Belirsizlik, “öngörülebilir davranışın orijinidir.” (s. 14). Açıklama kurumsal yeniliğin kaynağı olarak C-D açıklığını (gap) göstermişti. Bu açıklıkta, C sözkonusu oyuncunun (agent) yetkinliğini, D de karar sorununun güçlüğünü göstermekteydi. Oyuncu bu açıklıkla karşılaştığında, böyle durumlarda seçimlerin esnekliğini sınırlayacak kurallar oluşturacaktır. Biz bu kuralları kurumlar olarak tanıyor ve biliyoruz. Seçimleri daha dar hareket kümelerine yönelterek, kurumlar oyuncunun çevresini, ortamını kontrol edebilme yeteneğini iyileştirebilir (hernekadar oyuncunun algılarının doğru olduğu güvencesi yoksa da). Bir kurumsal çerçeve oluşturmak uygarlığın temel dayanağı olagelmiştir (s. 14).

D.North 1990’daki bir yazısında kurumları şöyle tanımlıyor: Kurumlar bir toplumdaki oyun kurallarıdır, ya da daha formel bir tanımla, insan ilişkilerini biçimlendiren ve insanlar tarafından geliştirilmiş sınırlamalardır. Bu anlayışın sonucu olarak, kurumlar siyasal, toplumsal ve iktisadi alanlarda insanlar arası ilişki ve değiş-tokuşların özendiricilerini yapılandırırlar (Acemoğlu, Johnson, Robinson, 2005: 388). Buna benzer nitelikte bir tanım (North, 2005: 43)te yer alıyor: İnsanlığın ortamındaki gelişmenin çekici gücü bilgi stokundaki büyük artıştır. Kurumlar, toplumların özendirici yapısı olarak, kıtlık sorunlarını çözmek amacıyla bu büyüyen bilgi üzerinde yatırım yapmışlar, bilgiyi genişletmek ve uygulamak için çeşitli uyarıcılar (inducement) üretmişlerdir.

Özetle, iktisadi kurumlar, iktisadi oyuncuların özendiricilerini ve sınırlarını belirlerler; bu nitelikleriyle de, bazı iktisatçılara göre, ülkelerin gelişmesini belirleyen temel güçlerdir. Aynı kurumlar ülke ekonomilerinin durgunluk içinde sürüklenmelerinin, hatta gerilemelerinin başlıca nedenleri de olabilirler.

Kurumlar hakkında bazı önemli bulduğum noktaları vurgulayarak devam etmek istiyorum. Kurumun tanımlanmasında bir ölçüde karışıklık olduğunu belirterek başlıyorum. Bizde kurum sözcüğü daha çok örgütleri ifade etmek için kullanılır. Oysa, burada aktardığım açıklamalarda kurum sözcüğüyle daha çok kural ve düzenlemeler kasdedilmektedir.

D.North (2005) bu iki tanım arasındaki farkı şöyle açıklıyor. Kurum toplumsal ilişkilerin, oynanan oyunların kurallarıdır, örgütler ise bu ilişkilerin oyuncularıdır. Kurumlar insanların aralarındaki ilişkiler üzerine koydukları sınırlardır. Bu sınırlar (iktisat biliminin bilinen standard sınırlamalarıyla birlikte) ekonominin önündeki fırsat kümesini tanımlayıp belirler. Örgütler ise ortak bir amaca bağlı olarak biraraya gelmiş olan birey gruplarıdır. Şirketler, sendikalar, kooperatifler ekonomik örgüt örnekleridir; siyasal partiler siyasal örgütlerin, klüpler ve dini kurumlar toplumsal örgütlerin örnekleridir (s. 59, 60).

Kurumlar daima etkinliğin gerçekleştiği yerler değildir. İnsanlığın tarihi yalnızca rasyonel nedenlerle açıklanamaz. Bu tarihte büyü, sihirbazlık, çeşitli dinler, batıl inançlar, gerici töreler büyük rol oynamıştır. Önyargılar, doğmalar, akılcı olmayan ilkeler çerçevesinde geliştirilmiş kuramlar da bulunur. Bazı bilim adamlarının belirsizlik karşısında kuram oluşturulmasına olanak olmadığı görüşüne karşın, insanlığın geçmişi bu nitelikte kuram ve etkinliklerle doludur (s. 15, 16).

Bilindiği gibi, insanlığın geçmişinde krallık, derebeylik, padişahlık, diktatörlük gibi siyasal örgütler büyük ağırlık taşımıştır. Son zamanlarda uygar ülkeler demokratik siyasal yapıya sahiptir. Ama hâlâ, günümüzde bile birçok ülke, örneğin Arap ülkeleri diktatörlük içindedir. Suriye’deki gibi savaşım ve savaşların da gerçek demokrasiyle sonuçlanabilmesi şüphelidir.

Çok önemli bir nokta, en iyi yönetim biçimi olan demokrasinin niteliğidir. Yalnızca seçimle iktidarın el değiştirdiği bir sistemi gerçek demokrasi sayma olanağı yoktur. Gerçek bir demokrasinin yaşanabilmesi için herşeyden önce bireylerin ve halkın özgürlüğüne, temel insanlık haklarına sahip olması gerekir. Bu anlamda bugün Türkiye’de gerçek, çağdaş, uygar demokrasinin var olduğu söylenemez.13

Yukarıda da yararlandığım yazıya (Acemoğlu, Johnson, Robinson, 2005: 387) göre, ancak siyasal kurumlar (örgütler) toplum içinde gücü aşağıdaki ilkeler çerçevesinde dağıtabildiğinde, iktisadi büyümeyi destekleyen iktisadi kurumlar ortaya çıkar: i) Mülkiyet hakları toplum içinde yaygın biçimde uygulanmaktadır. ii) Siyasal güç sahipleri kontrol altında tutulmaktadır. iii) Gücü elinde tutanların el koyacakları rant olanakları azdır.

Görüldüğü gibi, bu anlayışta mülkiyet haklarının varlığı çok önemli sayılmaktadır. Yazı (s. 389) bu anlayışı şu sözcüklerle açıklamaktadır: Mülkiyet haklarının yapısı ve piyasaların varlığı ve yetkinliği gibi iktisadi kurumlar olumlu iktisadi sonuçların sağlanmasında çok önemlidir. Çünkü bu kurumlar toplumdaki iktisadi özendiricilerin yapısını etkiler. Mülkiyet hakları olmadan insanlar gerekli özendiricilere sahip olmayacakları için, fizik ve beşeri yatırım yapma, daha etkin teknolojileri benimseme yoluna gitmezler. Piyasalar var olmadığında ya da (örneğin Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi) gözardı edildiğinde, ticaretten sağlanacak kazançlardan yararlanılamaz ve kaynaklar yanlış tahsis edilmiş olur.

Burada (North, 2005: 124, 125)te yer alan şu görüşü de aktarmak istiyorum: Neoklasik iktisatçılar genellikle kurumların önemini kavrama düzeyine ulaşmış, başarılı bir ekonomi için mülkiyet haklarının ve yasal düzenin varlıklarının zorunlu bir koşul olduğunu anlamışlardır. Bu önemli bir başarılarıdır. Ama bu yeni algılar, içinde yaşadığımız devingen dünya için yeterli değildir. Çünkü kurumların sürekli olarak değişmesi gereklidir. Bu gereksinimin en çok duyulduğu yer etkin sermaye piyasalarıdır.

Sağlık kurumları üzerine 1963’te yazılmış önemli bir yazıya (Arrow, 1963), yazıdaki önemli görüşlere de dikkat çekmek istiyorum: Bilindiği gibi, sağlık alanlarında birçok etkinsizlik vardır. Yazının hipotezi şudur: Sağlık hizmetlerini sunan kurumların çeşitli önemli özellikleri sözkonusu etkinsizlikleri düzeltebilme amacına dönük toplumsal uyum çabaları olarak anlaşılmalıdır. Ama yazıda şu nokta da belirtilmektedir: Bazı durumlarda bu kurumsal uyum çabaları rekabeti azaltarak etkinsizliklerin artmasına yol açabilmektedir. Yazı, bugün de sağlık iktisatçılarını düşündüren, enformasyon bakışımsızlığı gibi, birçok merkezi nitelikte olguyu 1963 yılında görebilmiştir.

Kurumlar konusuna başlarken (ilk paragrafta) (Acemoğlu, Johnson, Robinson, 2005)e dayanarak, geleneksel büyüme etkenlerinin yetersiz sayıldığını belirtmiştim. Öyleyse, büyümeyi belirleyen temel etkenler nelerdir? Aynı yazıda (s.397) yazarlar bu konuda iktisatta ortak bir görüş olmadığını, ama üç farklı kuramın bulunduğunu söylüyorlar: i) Ekonomik özendiricileri biçimlendiren iktisadi kurumların önemini vurgulayan görüş. ii) Coğrafyayı öne çıkaran, iii) kültüre ağırlık veren görüşler. (Yazarların geçerli bulmadıkları dördüncü bir görüş başarıyı şansa bağlamaktadır.) Beklenebileceği gibi, yazarlar ilk görüşü benimsiyorlar, ama iktisadi başarımda kültürel ve coğrafi etkenlerin katkısının olabileceğini de kabul ediyorlar.

Bu görüşün, ülkelerin birey başına gelirleri arasındaki farklılıkları açıklamada daha güçlü olduğunu, bu kanıyı destekleyen görgül verilerin bulunduğunu söyleyerek devam ediyorlar. Bu savın dayanağını belirtmeden, ve yazıda verilen bir örneği özetlemeye geçmeden, yazarların iktisadi kurumların katkıları alanındaki görüşlerini belirtmek istiyorum.

Bir ölçüde yinelemekte sakınca yoksa, iktisadi kurumlar ülkelerin gelişmesinde ve büyümesinde büyük rol oynarlar, çünkü kurumlar toplumlarda anahtar nitelikteki ekonomik oyuncuların özendiricilerini biçimlendirirler, özellikle de fiziksel, beşeri sermaye ve teknoloji üzerindeki yatırımları ve üretimin örgütlenmesini etkilerler. Diğer bir deyişle, iktisadi kurumlar insanların toplumlarını örgütleme kararlarını ifade etme yoludur. Bu yol toplumun gelişip gelişemeyeceğini belirler. Bazı toplumsal örgütlenme yolları insanları yenilik yapmaya, riskler üstlenmeye, gelecek için birikim yapmaya, işleri daha iyi yapma yollarını bulmaya, öğrenme ve eğitim edinmeye, toplu hareketin sorunlarını çözmeye, kamu malları üretmeye yöneltir, diğer bazıları yöneltmez (Acemoğlu, Johnson, Robinson, 2005: 389, 397).

Yazı sözkonusu savı destekleyen bazı görgül verileri grafiklerde gösterdikten (s. 402-404) sonra, doğal deney saydığı iki örneği anlatıyor. Bu iki örnek ya da doğal deneyden ilki Kore’ye aittir, diğeri Batı dünyasının kolonileştirme etkinliklerini özetlemektedir. Şimdi, (s. 404-407)de anlatılan Kore örneğini açıklamaya geçiyorum.

Bilindiği gibi, Kore ikiye ayrılmıştır. Bu ayırımda coğrafya, kültür ve iktisadi gönencin potansiyel belirleyicisi olan diğer birçok etken sabit kaldığı halde, iki Kore radikal ölçülerde farklı biçimlerde örgütlenmiştir. Böylece, ülkelerin iktisadi başarımında herhangi bir farklılık, mantıklı olarak, kurumlar arası farklılıklara bağlanabilir. Aynı yerde verilen şekil, bu iki ülkenin ayrıldıktan sonra çok farklı ölçülerde büyüdüklerini göstermektedir; Güney Kore Kuzey Kore’den çok daha hızlı büyümüştür. Dolayısıyla, yazıya göre, “kurumsal farklılıkların karşılaştırmalı gelişmeyi harekete geçirdiği hipoteziyle tutarlı olarak, iki Kore birbirlerinden ayrılmaları sonrasında, dramatik ölçülerde birbirinden farklı iktisadi gelişme yolu yaşamıştır.” (s. 406).

Aynı konularda başka bir kitaptan (Ferguson, 2011: 36, 37) alıntılar yapmakta da yarar görüyorum: Bazı yazarlar Sanayi Devrimi sonrasında Batı dünyasının öne çıkmasında Orta Çağ İngiliz bireyciliğinin, hümanizmin ve Protestan ahlâkının katkılarını öne çıkarır. David Landes ise, “…Batı Avrupa’nın özerk düşünsel sorgulamayı, bilimsel doğrulama yöntemini, araştırmaları rasyonelleştirme ve yaygınlaştırma yolunu geliştirmede dünyaya öncülük ettiğini ileri sürerek kültürel bir gerekçe ortaya atar. Yine de bu çalışma tarzının serpilmesi için bir şeyin daha gerekli olduğuna işaret eder: Finansal aracılar ve iyi yönetim. Her geçen gün daha da belirginleştiği üzere, işin anahtarı kurumlardadır.”

Batı ve Doğu Almanya ve Kuzey ve Güney Kore örneklerinden ortaya çıkan ders açıktır: “Az çok aynı kültüre sahip insanları alarak, bir öbeğe komünist kurumları, öbürüne ise kapitalist kurumları aşıladığınızda, davranış biçiminde neredeyse anında bir ayrılık ortaya çıkar.” (s. 37).

Kurumların bir ögesi olan kurallar (düzgü, norm) hakkında, aşırı bulduğum bir ayırımı aktararak devam ediyorum. Bu ayırım J.Elster’in (1989: 99) yazısında ileri sürülüyor. Ayırım A.Smithci iktisatçı insan (homo economicus) ile E.Durkheimcı toplumbilimci insan (homo sociologicus) arasında yapılıyor. Yazı bu iki insanı şöyle tanımlıyor: İlkinde (iktisatçı) kişinin araççı akılcılık tarafından yöneltildiği varsayılıyor, ikincinin davranışının ise toplumsal kurallar tarafından dikte edildiği söyleniyor. İlk tip insanda bireyi çeken, harekete geçiren gelecekteki ödüller beklentisidir, ikincide kişi hareketsiz duran güçler tarafından arkadan itilmektedir. İlkinde daima iyileşmeler peşinde koşan birey değişen olaylara uyar; ikincisinde insan olaylara duyarsızdır, yeni ve daha iyi olanaklar sözkonusu olsa da, eskiden belirlenmiş davranışlara yapışık kalır. İlkinde insan toplumsal olmayan atom olarak kolaylıkla kendi kendine yeter; ikincisinde toplumsal güçlerin beyinsiz oyuncağı olarak karikatürize edilebilir.

Yazının geri kalan kısmında kurallar, genellikle özel çıkar ve topluluk çıkarı ile olan ilişkileri başlıkları altında inceleniyor. Ben bu ayırımı çok sağlıklı bulmuyorum. Sayılan karşıt özelliklerin kişilerde ayrı ayrı değil, daha çok birlikte bulunduğunu düşünüyorum. Yani, insanlar sürekli geleceğe bakarken, aynı zamanda kurallarla arkalarından çekiliyor durumdadırlar. Yenilik peşinde koşarken, Orta Çağ töre ve geleneklerine de bağlı kalabilirler. Dolayısıyla, bazı geçmiş kuralların yıkıcı etkilerinden toplumları koruyabilmek için, insanlara aydınlatıcı bilim anlayışının öğretilmesi, benimsetilmesi gerekir.

Bu kuralların, daha genel olarak, özünde kendileri de fikirlerden oluşan kurumların, ülkelerin büyüme ve gelişmesi önünde en büyük engel olabildikleri bilinir. Kurumların yeniliklere daima açık olması, onları desteklemesi, kalkınmanın en büyük araçları arasındadır. Şimdi bu görüşlere benzer sonuç değerlendirmelerinin yer aldığı (s 242) yukarıda da yararlandığım yazıya (Jones, Romer, 2010) geçeceğim.

Yeni Düzeltilmiş Olaylar ve Özet

Yukarıda, (Jones, Romer, 2010)da anlatılan Kaldor’un düzeltilmiş olaylarını aktarmıştım. Şimdi yine o yazıda savunulan, günümüze ait düzeltilmiş olayları özetlemeye çalışacağım. Bunlardan ilkine göre, piyasaların genişliği, kapsamı çok artmış; malların, fikirlerin, finansın, insanların artan akımları, kentleşme ve küreselleşme yoluyla, tüm dünya işçileri ve tüketicileri için piyasaları çok genişletmiştir (Jones, Romer, 2010: 225, 229-233). Aynı yazıda (s. 225, 233-236) açıklandığı gibi, özellikle son yıllarda ekonomilerin büyümesi hızlanmıştır. Bu ikinci olaydır.

Üçüncü olay, ülkelerin birey başına gelir büyüme oranları arasındaki farkların, teknolojik sınırdan uzaklaşıldıkça artıyor olmasıdır. Bu olayın temel nedenlerinden biri, geride kalmış ülkelerde ilerideki ülkeleri yakalama hızının son onyıllarda eskiye göre hızlı olmasıdır. Örneğin, Japonya’da bu hız yılda 6.5, Çin’de son zamanlarda (1980-2004) 8.2 olmuştur. Buna karşılık, 1870-1913 arasında dünyada en hızlı büyüme Arjantin’de ortalama yüzde 2.5’ten az olmuştur (Jones, Romer, 2010: 225, 236).

Dördüncü olay, yukarıda da belirtildiği gibi, ölçülen girdiler arası farklılıkların, birey başına gelirde ülkeler arası büyük farklılıkların ancak yarısından azını açıklayabilmesidir. Dolayısıyla, ülkeler arasında gelirde ve toplam etken verimliliğinde büyük farklar vardır. Yoksul ülkeler yalnızca çalışan başına daha az fizik ve beşeri sermayeye sahip oldukları için değil, aynı zamanda girdilerini daha düşük etkinlikle kullandıkları için yoksuldurlar. Düşük gelire sahip ülkelerin büyüme oranları arasında gözlenen geniş farkların ve bu ülkelerin düşük gelirlerinin ve üretkenliklerinin temel kaynağını kurumlar arasındaki farkların oluşturduğu konusunda iktisatçılar arasında yaygın bir anlaşma vardır. Kurumlar, gelişmiş ülkelerin büyümesinin arkasında yatan fikirlerin geri kalmış ülkelerce (örneğin geçmişte Çin’de) kullanılmasını engelleyen güçler de olabilir (Jones, Romer, 2010: 225, 237-239).

Tüm dünyada işçi başına beşeri sermayenin artıyor olması, beşinci olaydır. Son, altıncı olay, göreli ücretlerde uzun süreli bir kararlılığın var olmasıdır. Diğer bir deyişle, beşeri sermayenin becerisiz işgücüne kıyasla artan miktarı beşeri sermayenin göreli fiyatında bir düşüşe yol açmamıştır. Örneğin, A.B.D.de eğitim düzeyindeki büyük artışa rağmen, lise ve üniversite eğitimli kişilerin ücret ödülünde bir düşüş gerçekleşmemiştir (Jones, Romer, 2010: 225, 240, 241).

Yazının sonuç kısmında (s. 241, 242) şu görüş yer almaktadır: Kaldor düzeltilmiş olayları neoklasik büyüme modeli tarafından, neredeyse tümüyle, açıklanabiliyordu. Açıkladığımız yeni olaylar için yeni bir büyüme modeline gerek vardır. Bu yeni çağdaş model fikirler, kurumlar, nüfus ve beşeri sermaye arasındaki karşılıklı ilişkileri ele almalıdır. Kaldor’un açıklamalarının odak noktası fizik sermaye iken, çağdaş büyüme kuramının vurgusu beşeri sermaye üzerindedir. (Bu son olgu, beşeri sermayenin büyük önem kazanması, diğer yeni yazılarda da vurgulanmaktadır (örneğin, (Acemoğlu, Autor, 2012)ye bakınız.).)

Yukarıdan beri çok yararlandığım (North, 2005: 165)te yer alan aşağıdaki görüşü de aktarmak istiyorum: Kitapta anlatılanlar iktisadi gelişmeye ulaşmanın önceden belirlenmiş bir formülünün bulunmadığını göstermiş olmalıdır. Hiçbir ekonomik model belirli bir toplumdaki iktisadi büyümenin ülkeye özgü, gerekli özellik ve ayrıntılarını kapsayamaz. Verimlilik artışının kaynakları iyi biliniyorsa da, iktisadi gelişme süreci her ülkeye göre değişir. Çünkü bu süreç farklı kültürel mirasları, aynı ölçülerde coğrafya, fizik yapı ve iktisadi ortam farklılıklarını içerip yansıtır.

Bu kitabın mesajı şudur: Başarımı iyileştirmeden önce, iktisadi büyüme sürecini, sonra değiştirmeye çalışacağınız toplumun kendine özgü karmaşık niteliklerini önceden ve yakından anlamanız gerekir. Daha sonra da, bu toplumu değiştirme girişiminde etkin olabilmek için kurumsal değişmenin karmaşık boyutlarını (intricacies) anlamanız gerekir.

Son olarak, yukarıdan beri ayrı faktörler olarak incelediğim büyüme etkenlerinin birbirlerinden bağımsız olmadıklarını, daha çok hep birlikte olduklarında etkin olduklarını, etkinliklerinin zamana ve mekana bağlı olarak gerçekleştiğini belirtmek isterim. Örneğin (Klenow, Rodriguez-Clare, 2005: 856)da da söylendiği gibi, sermaye ile verimliliği ya da yatırımla teknolojiyi ayırmak herzaman kolay ve geçerli olamaz. Belirli bir araştırma ve geliştirme düzeyinde fizik ve beşeri sermayede daha yüksek bir yatırım hızının verimliliği arttırması doğaldır.

Yinelemek pahasına vurgulamak istediğim ilgili bir önemli nokta da şudur: Beşeri sermayenin büyüme sağlayacak güce erişmesi, fizik sermayenin tamamlanmasından çok daha zordur. Avrupa İkinci Dünya Savaşı sonrasında yüksek bir beşeri sermayeye sahipti ve fizik sermayeyi görece kısa bir sürede yaratabildi. Oysa, düşük beşeri sermayeye sahip geri kalmış ülkeler, genellikle, kalkınma ve büyüme sürecini kısa sürelerde tamamlamakta çok zorlanırlar. (Kore’nin 1990 sonrasındaki kalkınması bu son olaya terstir.

BÖLÜM II

 

Giriş

İnsan, toplum, bu yazıda incelediğim büyüme ve kalkınma konuları iki temel değişken kümesinin etkisi altındadır: i) Tarih, coğrafya, ve dilsel, etnik, dinsel yapılar; bunların oluşturduğu kültür ortamı. ii) İçinde yaşanılan zaman ve ortamın koşulları. Aşağıda bunlar üzerinde duracağım. İlk kümenin özellikle tarih ve kültür konularını ele alacağım. Bu incelemelerde yazının konusu olan büyüme etkenlerinden ziyade gelir düzeyini esas alacağım. İkinci kümeyi yenilik ve gelir dağılımı konularıyla sınırlandıracağım.

Açıklamalarıma geçmeden önce, görüşlerimin üç anahtar niteliğini belirtmek istiyorum: Bence kalkınma ve büyüme etkinliklerinin temelinde birey ve bireyin aşağıdaki özellikleri yatar ya da yatmalıdır. Bireyin en önde gelen sorumluluğu beynini, yeteneklerini geliştirmek olmalıdır. Bu geliştirme, başkalarına, topluma yardım ve katkı getirmek sorumluluğunu da birlikte getirir.

Kişi özgürlüğünün varlığı temel bir insan hakkıdır. Buna ek olarak, son zamanlarda yaşanan önemli, belirleyici gelişme, özgürlüğün, özellikle yeteneklerin geliştirilmesinin bir başlıca iktisadi üretim girdisi niteliği kazanmış olmasıdır. Bireyler bu yetenekleriyle üretimin en önemli aşaması haline gelen tasarım evreninde etkin olacak, araştırma yapacak, yenilik yaratacak; kendisinin, toplumun, dünyanın üretim ve teknoloji düzeyine yüksek katma değerli mallarla katkı getirecektir.14

İkinci anahtar nitelik, başka yazılarımda da söylediğim gibi, kanımca Türkiye’de artık özgün bir iktisat bilimi oluşturma zamanının gelmiş olmasıdır. Bu yaklaşımımın şu nedenleri vardır: İlk neden her kişinin, bilimle uğraşan her bireyin konusuna az ya da çok katkı getirmesinin şart olduğu şeklindeki paylaştığım bir görüştür.15

İkinci neden, özellikle toplum bilimlerinde ülke, zaman, gelişme düzeyi farklılıklarının büyük önemidir. Her ülkenin temel sorunları farklıdır. Sorun ise bilimin temelidir. İlgili bir nokta, sağlıklı bilim yapabilmenin temel bir koşulunun o toplumda özgün bir bilim geleneğinin oluşmuş olmasıdır. Bu geleneğin ancak özgün araştırma ve çalışmalarla yaratılabileceği ise bellidir.

İlgili üçüncü bir neden, büyümenin diğer iktisadi konular gibi, toplumsal, iktisadi ve siyasal üç temel ögeyi içeren bir olay olmasıdır. Başkalarının da (örneğin, D.North) söylediği gibi, bunlardan biri bilinmezse, gözönüne alınmazsa diğerleri de anlaşılamaz. Özellikle siyasal olaylar ise geniş ölçüde ülkelere özgüdür.

Dördüncü neden, bence Türkiye’de iktisat bilimi düzeyinin bu özgün katkı aşamasına erişmiş olduğunu düşünmemdir. Enazından ben bu düzeye geldiğim kanısındayım. Yeni yetişen gençlerin de bu geleneği oluşturup geliştirebileceğini düşünüyorum. Yanlış anlaşmalara neden olmamak için, bu çalışmalarda gelişmiş ülkelerde, özellikle A.B.D.de yayınlanan yüksek kaliteli yazıları gözardı edelim şeklinde anlamsız bir öneride bulunmadığımı belirtmeliyim. Tersine, diğer çalışmalarımda da bu yazımda yaptığım gibi bu çalışmalardan yararlanmayı zorunlu görüyorum.

Beşinci neden, Batı dünyasına geniş ölçüde egemen olan geleneksel esas akım iktisat, neoklasik iktisat, genellikle piyasalarda oluşan olayları inceler. J.E.Stiglitz’in (2012: 25) sözcükleriyle, “iktisatçılar çoğunlukla işlerinin piyasaları çalıştırmak, enazından daha iyi çalıştırmak olduğunu düşünürler.”16 Oysa, hem tüketim hem de üretim çok daha kapsamlı bir toplumsal olgudur. Örneğin, başkaları “göreceli tüketim” yoluyla kişinin tüketimini geniş ölçüde etkiler; dışsallıklar, artan getiri temel üretim etkenleri arasında yer alır; piyasalarda oluşan fiyatlardan alınan payları toplumsal ilişki ve güçler belirler.

Açıklayacağım görüşlerimin üçüncü anahtar niteliği özet şeklinde olmalarıdır. Ayrıca, açıklamalarımda diğer çalışmalarımda yer alan ya da alacak olan görüşleri yinelememeye çalışacağımı da belirtmeliyim.

Açıklamalarımı aşağıdaki başlıklar altında sürdüreceğim: i) Tarih, coğrafya, nüfusun dağılımı, kentler, kültür, rantlar, ii) büyüme açısından yenilikler, gelir dağılımı, eşitlik, kalkınma. Tabii, alt başlıklar da olacak. İlk başlıkta büyüme etkenlerinden çok, gelir düzeyine ağırlık vereceğim.

Bunlara geçmeden önce, başka yazı ve konferanslarımda açıkladığım ve açıklayacağım son zamanların önemli gelişmelerini belirtmek, bu önemli konular üzerinde durmayacağımı eklemek istiyorum. Bilindiği gibi, günümüzde dünyaya dışa açıklık, küreselleşme eğilimleri egemendir; finans, finansal akımlar ön plandadır, dikine uzmanlaşma süreci işlemektedir. Bunlara koşut olarak, dünya büyük bir eşitsizlik eğilimi içine düşmüştür.

İkinci bir genel eğilim, Batı dünyasının, özellikle Avrupa’nın pek de beklenmeyen bir bunalım içine düşmesi, dünyada Asya ülkelerinin, özellikle Çin’in esas büyüme motoru haline ulaşmasıdır. Örneğin, Çin büyük tasarruf oranına, Batı’dan gelen özel sermaye akımı yanında dışarıya resmi sermaye gönderen, yoğun ticaret düzeyine erişen yapıya dayanan, bu gelişmeleri sanayi gücüyle başaran bir büyüme gücüne erişmiştir. Böylece, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ilişkilerinde tarihsel bir dönüşüm yaşanır hale gelmiştir.

Bu gelişmelerde Türkiye’nin durumu pek başarılı değildir. Görünürde geniş ölçüde imalata dayanan dışsatımı, dışticaret hacmi çok gelişmiştir. Ama dışsatımı önemli ölçülerde dışalıma bağlıdır; büyük dışticaret açıkları, rekor cari açık vermektedir. Sanayi kesiminin, özellikle yüksek katma değerli ürünler üretmede belirgin bir başarısı yoktur. Tasarruf oranı %13 düzeylerine inecek kadar düşmüştür.

Büyüme alanında da, özellikle 2011 yılında rekor bir büyüme oranına ulaşıldığı görülmektedir. Bunun da sağlıklı, özellikle sürdürülebilir olduğu çok şüphelidir.17 Tüketim temel büyüme etkenidir. Hem özel kesim, hem kamu kesimi büyük borç yükü altındadır. Türkiye büyümesini geniş ölçüde borçla, sıcak parayla sağlamaktadır. İMKB’nin sağlıklı, gerçek, sanal olmayan değerler yaratabildiği çok şüphelidir.

Bu giriş kısmını kanımca Türkiye’nin temel iktisadi sorunlarını özetleyerek tamamlamak istiyorum. Bunlar uzun süreli, kalıcı iktisadi sorunlardır. Bilindiği gibi, gelir düzeyi düşük, nüfusu fazla, dolayısıyla birey başına geliri az, gelişme yolunda bir ülkedir Türkiye. Gelir ve servet dağılımı çok eşitsizdir, bu alanlarda eşitlik yönünde iyileşme eğilimleri güçsüzdür. Üretimde ve dışticarette yüksek teknoloji, yüksek katma değer yaratma kapasitesi sınırlıdır. Temel bir enerji dışalımı sorunu vardır.

Eğitimde sürekli sorunlar yaşanır. Son günlerin 4+4+4 öğrenim sisteminin, imam hatip okullarını ve dini eğitimi öne çıkarma politikalarının eğitim alanında yeni önemli sorunlar yaratması olasılığı vardır. Bunlara rağmen, ben, insan sermayesi, beşeri sermaye alanında Türk halkının yetenekli olduğu görüşündeyim.

İşlendirmenin (istihdamın), işsizliğin temel bir sorun olduğu bellidir. Ama bence, eskiden beri söylediğim gibi, bu konuda en önemli sorun işsizlikten çok, işlendirmenin niteliği ve işgücü dışında kalanların büyüklüğüdür. İşsizlikte de, klasik işsizlik yanında diğer çeşitli işsizlik türleri vardır. Eskiden beri incelediğim bu konulara, değinmeler şeklinde de olsa, aşağıda döneceğim.

Siyasal ve toplumsal sorunlar da çok önemlidir. Bir türlü çözülemeyen demokrasi ve hukuk sorunları sürmektedir. Bilindiği gibi, birçoklarımızın en önemli sorun saydığımız Kürt sorunu vardır. Bunlara son zamanlarda, içinde bulunduğumuz karmaşık Orta Doğu’nun, Suriye’nin çok zor sorunları eklenmektedir.

İktisadi politika alanı önemli değişiklikler içinden geçmiş ve geçmektedir. 1950’li yıllarda, pek gerçekleşmemiş olsa da, özel kesime ağırlık verilmesi istencesi vardı. İthal ikamesi politikaları 1960’lı ve 1970’li yıllarda denenmişti. Sonra 1980’de başlayan özel kesimci, serbest piyasacı iktisat politikasına geçildi. İçinde yaşadığımız AKP dönemine ise uluslararası finansal akımlar, cari açıklar, balonlar egemen olmuş, sıcak para girişleri ekonomiyi yönetiyor durumdadır. Öte yandan, bütün bu değişik aşamalarda sık sık bunalımlar da yaşanmaktadır.

Son zamanların önemli bir değişikliği, reel kesimde, geniş ölçüde yatırımda, ekonomik etkinliklerden uzaklaşmış devlet girişimlerinin kalan kısımlarıyla konut, inşaat ve ulaştırma alanlarında yoğunlaşmanın yaşanıyor olmasıdır. Konut, fiziksel altyapı yatırımları, ulaştırma alanlarında yararlı yatırımlar yapılıyor. Ama kanımca onlar kadar önemli olan toplumsal altyapı gözardı ediliyor, daha kötüsü geriletiliyor.

Çok önemli bir endişe kaynağı, sanayinin yeterli ölçülerde gelişmemesidir. Aşağıda sanayi üzerinde duracak, sanayideki imalat ve tasarım aşamasının ayrılmasına dikkat çekecek, tasarım aşamasının desteklenmesi gerektiğini vurgulayacağım. O arada sanayi ile hizmetler kesimlerinin içiçe geçmişliğini açıklayacağım. Ama bütün bu gelişmelere rağmen, Türkiye gibi bol nüfuslu, nüfusunun hâlâ önemli bir kısmı kırsal alanlarda bulunan gelişmekte olan bir ülke, sanayinin imalat aşamasının önemini gözardı edemez. Dolayısıyla, sanayinin imalat aşamasının yeterince gelişememesinin Türk ekonomisinin temel bir sorunu olduğu görüşündeyim.

C. Tarih, Coğrafya, Nüfusun Dağılımı, Kentler, Kültür ve Rantlar

Açıklamalarıma yeni bir yazıda (Spolaore, Wacziarg, 2012) yer alan, büyüme araştırmaları alanında birtakım aşamalardan geçildiği şeklindeki görüşle başlamak istiyorum: Aşamaların başlangıcında, uluslararası gelir farklılıklarının nedeni olarak üretim etkenlerinin birikimi ve dışsal teknolojik gelişme gösteriliyordu. İkinci aşamada sözkonusu birikim ve yenilikleri içsel biçimde etkileyen politika ve özendiriciler üzerinde yoğunlaşıldı. Şimdilerde ise dikkatler bu politika ve özendiricilerin altında yatan kurumsal yapılara yöneldi (3/66).

Sonra araştırma ve tartışmalarda bir derece daha geriye gidilerek anahtar sorun aşağıdaki niteliğe büründü: Neden ülkelerin servetinin (yaklaşık) belirleyici değişkenleri farklıdır? Gelişmenin, kökleri coğrafya ve tarihte bulunan derin nedenlerini anlamaya çalışan bu arayış, zaman içinde gittikçe zenginleşen bir araştırma izlencesini ortaya çıkardı (3/66).

Bu son çalışmalarda ülke nüfuslarının geçmiş yapısı, bileşkenleri araştırılmaktadır. Ulaşılan kanıtlar iktisadi büyüme ve gelişmenin uzun bir süre boyunca kuşaktan kuşağa geçen özellikler tarafından etkilendiğini düşündürmektedir. Etkiler ve nitelikler çeşitli kanallarla aktarılmaktadır. Temel kanallar şunlardır: i) Genetik ya da epigenetik geçişleri içeren biyolojik aktarım.18 ii) Davranış ve simgelerle (sembollerle) geçen kültürel aktarım. iii) Tabii, bunlara bir de bu iki aktarımın karşılıklı ilişkilerini içeren çift geçiş etkeni de ekleniyor (3, 28/66).

Böylece, insanlar atalarından miras yoluyla yalnızca biyolojik nitelikler almakla kalmıyorlar, kültür yoluyla da birçok özellik, nitelik ediniyorlar. Örneğin, dünya hakkında birçok görüş ve inancı devralıyorlar. Daha önemlisi, ana dillerine ulaşıyorlar (25/66).

Yazı şu sonuçlara varıyor: i) Teknoloji ve verimlilik uzun yüzyıllar boyunca süreklilik gösteriyor. ii) Bu süreklilik mekanlardan, yaşanan topraklardan ziyade, halklar düzeyinde geçerli bulunuyor. iii) Aktarımlarda katı bir belirleyici ilişki sözkonusu değildir; geçişler kuşaklar arasında olduğu gibi, aynı anda yatay aktarımlar şeklinde de olabiliyor. iv) Küreselleşme kültür ve gelişmenin yayılmasını sağlayarak olumlu, eşitleyici iyileştirmeler yaratabiliyor, engelleri ortadan kaldırabiliyor (44, 46/66).19

Benzer görüşler (Galor, 2010: 3)te de ifade ediliyor. Bunlara göre, teknolojik gelişmede ülkeler arası farklılıkları aşağıdaki değişkenlerin tetiklediği anlaşılıyor: i) Entellektüel mülkiyet haklarının korunma düzeyi, ii) bilgi stoku ve bunun toplumun üyeleri arasında yayılma hızı, iii) insan özelliklerinin dağılım görüntüsünün (spectrum) çeşitlilik ve tamamlayıcılık düzeyinin yeni teknolojik paradigmaların uygulanabilmesi ve geliştirilmesine uyum gücü, iv) kültürel ve dinsel özelliklerin bileşimi ve yapısı ve bunların bilginin yaratılması ve yayılması üzerindeki etkisi, v) ticarete yatkınlık ve bunun teknolojik yayılıma etkisi.

Bu alıntılar benim şu görüşümü desteklemektedir: i) Bir ülkenin büyüme ve gelişmesi, en az büyüme etkenleri kadar, o ülkenin gelir düzeyine de bağlıdır. Diğer bir deyişle, bir ülkenin büyüme ve gelişmesi üzerinde, yukarıda incelediğim büyüme etkenleri kadar, belki onlardan da fazla, aşağıdaki faktörlerce belirlenen gelir düzeyi de etkindir: Ülke halkının tarihi; ülke coğrafyası, bölgesi, komşuları; ülke nüfusunun kentler ve kırsal yöreler arasında bölünüşü; ülkenin toplumsal, siyasal, iktisadi yapısı; dini, kültürü; ülkeler arası ilişkileri, ticareti, ticaretinin yapısı.

ii) Gelirin elde ediliş yapısı, şekli ve süreci de aynı derecede önemlidir. Burada da temel belirleyici etkenler şunlardır: Ülkenin mülkiyet sistemi; servetin, gelirin ediniliş, kazanılış şekli, dağıtım biçimi; iç ve dış üretimin göreli katkısı; ülkenin bilgiye, teknolojiye, yeniliğe özgün katkı düzeyi; iç ve dış ticarete açıklık ve yetkinlik, ticaretin yapısı ve içeriği (yatırım ve tüketim malları, yüksek ya da düşük katma değerli dışsatım oluşu gibi).

Bu düşüncelerle Türkiye’nin gelişmesini inceleyerek devam edeceğim. Üç temel konu üzerinde yoğunlaşacağım: Tarih ve coğrafya, nüfus ve göçler, büyüme ve kültür.

Tarih ve Coğrafya

Yukarıda Türkiye’de zaman içinde değişmelerin yaşandığını söylemiştim. Bu Türkiye’ye özgü bir olay değildir. Dünya da sürekli değişmektedir. Avrupa’da ve dünyada çok önemli iki dünya savaşı yaşanmıştır. İki savaş arası dönem, İkinci Dünya Savaşı sonrasından çok farklıdır.

Bir önemli farklılık siyasal alandadır. İki savaş arası dönemde siyasal beklentiler, geleceğe faşizmin ya da komünizmin egemen olacağı şeklindeydi. Böyle düşünülmesinin bir temel nedeni 1930’ların büyük bunalımıydı. Bu tür bunalımların çözümünün güçlü devlet etkinliğini gerektirdiği düşünülüyordu. Oysa, öyle olmadı. Önce faşizm İkinci Dünya Savaşı’nda yıkıldı. Savaştan sonra yaşanan soğuk savaş dönemi, güçlü komünist blokun 1989 yılında tek kurşun atılmadan eriyip gitmesiyle sonuçlandı. (Bu konuda (Avineri, 2012: 68, 69)a bakılabilir.)

Bazılarına göre bu gelişmeler sonrasında, 20. yüzyılın sonunda siyasal, hatta iktisadi alanlarda ilkeler belirlenmiştir; ne yapılacağı değil, nasıl yapılacağı önemlidir. Ben bu görüşe katılmıyorum, çünkü belirleyici değişmeler bugünlerde de sürmektedir. Örneğin, Batı dünyası bunalım ya da uzun süreli durgunluk yaşamaktadır. Asya, özellikle Çin giderek daha fazla önem ve ağırlık kazanmaktadır.

Toplumsal ve iktisadi alanlarda dünya 1950 sonrasında büyük değişmelerden geçmiştir. Bu yıllarda, İkinci Dünya Savaşı sonrasında devletin katkısı artmış, işçi kesimine güvenceler sağlanmış, hem hızlı büyüme hem de eşitlik yönünde gelişmeler yaşanmıştır.20 Bu, bir bakıma altın çağ 1970’lerde sona ermiş, neoliberalizm anlayışı egemen olmuş, eşitsizlikler artmıştır. Küreselleşme, finansal para akımları Türkiye gibi bazı ülkelerde sağlıksız bir büyümenin kaynağını oluşturmuştur. Batı dünyasında yaşanmakta olan, belirttiğim durgunluk ya da bunalım yeni gelişmelere gebedir.

Benim buradaki esas amacım, Türkiye tarihinin bugün için önemli, belirleyici olma özelliklerini açıklamaktır. Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu Anadolu’daki, 13. yüzyıl Anadolu’sunun bölünmüş beyliklerinin, bir bakıma bağımsız kent ya da bölgelerin yerine kurulmuştur. Dünya tarihinde, özellikle Doğu Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da egemen olan Osmanlı İmparatorluğu elbette önemli roller oynamıştır. Örneğin, çeşitli halklara güvenlik sağlamış, halkın karnını doyurmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu ırksal azınlıklara vergi karşılığında hoşgörü gösterdi. Birçok ırk ve dinin kendi çatısı altında yaşamasını sağladı. Öte yandan, günümüz Türkiye’sini etkileyen birçok olumsuzluklar da yarattı. Bunlardan biri, Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’yu geniş ölçüde ihmal etmiş olmasıdır. Bu olgu ta başından beri vardır. İmparatorluğun en güçlü olduğu Kanuni döneminde bile Anadolu sürekli savaşlar içinde boğuşmuştur.21

İmparatorluğun yarattığı ilgili bir olumsuz etki de siyasal gücü, benimsediği İslam dinindeki tek otoritesi ile, 13. yüzyıl beylikler döneminin özgürlükler, farklılıklar ortamını yok etmesidir. Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli yeteneği, büyüklüğü, aydınlatıcı üstünlüğü Osmanlı yönetimi boyunca bir daha yaşanamamıştır. Bugünden bakıldığında bu çok büyük bir kayıptır.

Bilindiği gibi, savaşlar, işgal yoluyla edinilen yer ve ganimetler, eski imparatorluklarda olduğu gibi, Osmanlı’da da egemendir. Savaşlar Osmanlı İmparatorluğu’nun temel gücüydü. Yaşamın ve tarihin gösterdiği gibi, hem kişisel hem toplumsal üstünlükler, avantajlar zaman ve ortamın değişmesiyle kolayca sorunlara, hatta yıkımlara dönüşebilir. Osmanlı İmparatorluğu için de öyle oldu; imparatorluğun temel gücü olan savaş zaferleri, imparatorluğun son dönemlerinde yerlerini yenilgilere, çöküşlere bıraktı.

Daha önemlisi, aynı alanda (burada savaşta) başarı sayılan olgular, zaferler bile geri gidişlerin, çöküntülerin nedeni olabilir. Osmanlı İmparatorluğu için de öyle oldu. Bence son dönemlerinde Osmanlı dünyasında büyük yıkıma yol açan bir olay bir savaş yenilgisi değil, İngiltere ve Fransa’yla birlikte ulaştığı Kırım Savaşı zaferidir. Bilindiği gibi, bu savaş büyük bir dış borçlanmaya neden olmuş, devletin iflasına yol açmış, yabancıların devletin bütçesi üzerine çöreklenmesi olayını yaratmıştır.

Kanımca, benzer bir sonuç Osmanlı İmparatorluğu’nun o zamanki ortaklarıyla, Almanya ile Birinci Dünya Savaşı’nı kazanması durumunda ortaya çıkacaktı. Burada, Mülkiye’ye öğrenci olarak girdiğim 1953 yılında, değerli hocam Ahmet Şükrü Esmer’in ağzından işittiğim, lisede okuduğum tarih öğretisine ters, şu sözleri şükranla anımsatmak isterim: “Birinci Dünya Savaşı kimin zaferi ile sonuçlanırsa sonuçlansaydı, Osmanlı İmparatorluğu yıkılacaktı. Çünkü savaşın asıl nedeni Osmanlı İmparatorluğu topraklarını paylaşmaktı.” Bilindiği gibi, Osmanlı orduları savaşta Alman generallerinin yönetimi altındaydı.

Böylece, bir zafer büyük felaketlere sebep olabilecekti. Türkiye Faşist Almanya’nın yönetimine girecek, belki de İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımlarına ortak olacaktı. Büyük bir olasılıkla, sağlıklı, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne ulaşılamayacaktı.

Esasında, büyük özveri ve başarılarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti de yaşamına yüzyıllarca süren savaşların yarattığı çöküntü durumuyla başlamıştı. O zamanki Türkiye’nin yıkık, yoksul durumu birçok yayında, kitapta açıklanmıştır. Biz de iki arkadaşımla birlikte yazdığımız kitapta (Bulutay, Tezel, Yıldırım, 1974) o zamanların çok yoksul ulusal gelirini hesaplamıştık.

Osmanlı İmparatorluğu niteliğinde klasik bir imparatorlukta, Sanayi Devrimi gibi yepyeni bir dünya yaratan gelişmeler, bunların arkasında yatan bilimsel yaklaşım benimsenebilir miydi? Benimsenebileceğini hiç sanmıyorum. Ancak hedefi savaş olan askerlik alanında yeniliklerin yapılabileceği, hatta denendiği düşünülebilir. Ama Batı’nın bu askeri başarılarının arkasında bilimlerdeki devrim yatıyordu. Osmanlı bu bilimlere çok yabancıydı.

Değerli tarihçi arkadaşım Mehmet Genç’in yazdığı gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu konudaki bir başarısı şudur: İmparatorluk yepyeni, çok güçlü bir sistemin Batı Avrupa’da gerçekleştirdiği büyük dönüşüm karşısında, çok uzun süre eski yapısını, devletliğini koruyabilmiştir. Bu direnç önemlidir. Osmanlı İmparatorluğu tarihte en uzun süre yaşamış bir devlet değildir, ama, böyle köklü bir dönüşüm karşısında varlığını en uzun süre koruyabilen bir devlettir.

İktisat açısından olaylara baktığımızda, eski derebeyliklerde servet kaynaklarının geniş ölçülerde önceden belirlenmiş olduğunu görürüz. Dolayısıyla, bu yönetimlerde servetten gelire akış şeklinde bir süreç egemendir. Osmanlı İmparatorluğu’nda bu eğilim daha da güçlüydü, çünkü tüm mülk, tüm güç padişahındı. Servet kaynaklarını padişah dağıtıyor, istediğinde geri alabiliyordu. Dolayısıyla, derebeyliklerde servetin sahipleri belli olduğu halde, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu sahipler padişahça belirleniyordu.

Sanayi Devrimi’yle gelen üretim sürecinin bir üstünlüğü servetin kaynağının değişmesidir. Artık servet üretimle, gelir üretilerek oluşturuluyordu; böylece servet ile gelir arasındaki ilişki tersine dönmüş oluyordu. Bu fark özel girişimciliğe dayanan kapitalizmin derebeylik karşısındaki önemli bir üstünlüğüdür. Tabii, burada kapitalist güçlerin tekeller gibi hakça sayılamayacak çeşitli yollarla büyük servet ve sermayeler ürettikleri, sermayelerini çocuklarına aktararak üstünlüklerine kalıcı nitelik kazandırdıkları, ekonomilere ve toplumların yazgısına egemen oldukları unutulmamalıdır. Bu servetlerin oluşmasında ilk üretenlerin, özellikle mirasçılarının özgün katkılarının ne olduğu tartışmaya açıktır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda geçerli olan bu eski süreç, gelirin büyük ölçüde yukarıdan, servetten gelen bir yolla sağlanıyor olması, servet sahibinin değişebiliyor olması, ekonomide emekle, girişimle sağlanan sürekli bir üretim düzeyinin gerçekleşebilmesini engelliyordu. İlgili büyük bir sakınca, Cumhuriyet döneminde de bugün de varlığını koruyan rant ekonomisinin Türkiye’deki önemidir. Yabancı ülkeler temsilcilikleri, dikine uzmanlaşma yoluyla taşeron üretim, hükümetlere yakınlık ve alınan ihaleler, kentlerde arsa ve bina spekülasyonları bu rant ekonomisinin temel ögeleridir. (Aşağıda rant konusuna döneceğim.)

Burada, devletin katkısının olumlu yönünü de belirtmeliyim. Cumhuriyet’in başlangıçtaki iktisat politikası özel kesimci idi, ama ülkede girişimci, kapitalist yoktu. Buna büyük 1930 bunalımının yıkıcı etkileri de eklenince devletçi politikalar önem kazandı. Bu değişmede iktisadi etkinliklerin azınlıkların elinde oluşunun katkısının bulunduğu da belirtilmelidir. Devletin katkısı, AKP iktidarı döneminde önemli ölçülerde azalmış olsa da, daima var olmuştur. Dolayısıyla, tüm Cumhuriyet dönemine karma ekonomi anlayışı egemen olmuştur denebilir.22

Yukarıda belirttiğim gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun önem verdiği bir politika halkın karnını doyurmaktı. Buna Mehmet Genç tedarik ilkesi diyor; bu ilke nedeniyle o dönemde imparatorluğun dışalıma ağırlık verdiğini, dışsatımı ikinci plana ittiğini vurguluyor. Bu eğilimin etkisi bugünlerde de sürmektedir. Özellikle 1950 sonrasında, ekonominin dışa açıldığı 1980 yılı sonrasında bile dışticaret, bunalım yılları dışında, sürekli açık vermiştir. Dışticaretin büyük değerlere ulaştığı son yıllarda dışticaret açıkları, cari açıklar da çok büyümüştür. Bu büyümede dışsatımın dışalıma bağımlılığının büyük katkısı vardır.23

Aynı tedarik ilkesinin bir yansıması da tüketim üzerinde olmuştur. Son zamanlarda tüketim daha da artmıştır. Tüketici borçlarının yoğunlaşması tüketimi kısamamıştır. Bugün Türkiye’de tüketim temel büyüme etkenidir.

Coğrafyasının ülkelerin ilişkilerini, gelir düzeyini, büyümesini etkilediği görüşü geniş ölçüde geçerlidir. Örneğin, Türkiye’nin ilişkileri Avrupa, Orta Doğu, Rusya gibi komşuları ile çok yoğundur. İki çatışan grupta oldukları soğuk savaş döneminde bile Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile karşılıklı ilişkileri vardı.

Bazı yazarlara göre, dünya üzerinde ülkelerin göreceli gelirleri zaman içinde yaklaşık olarak aynı kalmıştır. Bu, tarihi ve coğrafi nitelik taşıyan bir görüştür.24 Bu konuda ileri sürülmüş “basit coğrafi hipotez” diye adlandırılabilen bir görüşe göre, ülkeler arası göreceli gelir farklılıkları coğrafi farklılıklara bağlanabilir. Böylece, görüş iktisadi durum ve sonuçların zaman içinde kalıcı olduğunu söyler. Yukarıdaki görüşleri aldığım bir yazıda (Acemoğlu, Johnson, Robinson, 2002: 1231, 1278, 1279) sözkonusu hipoteze ters bulgulara ulaşılmakta, göreceli gelir durumlarının zaman içinde tersine dönüştüğü gösterilmektedir.

Yazıya göre, son 500 yılda Avrupalı devletlerce kolonileştirilen bölgelerde, 1500 yılında görece zengin olan halklar bugün görece yoksul durumdadırlar. Örneğin, Hindistan’daki “Mughal”lar ve Amerika’daki Aztekler ve İnkalar 1500’de en zengin uygarlıklar arasında yer alıyorlardı; A.B.D. (Kuzey Amerika), Yeni Zelanda ve Avustralya’daki uygarlıklar ise az gelişmişti. Bugün ise son üç ülke, Mughal, Aztek ve İnka İmparatorlukları’nın topraklarında yaşayanlardan çok daha zengindirler.

Böylece, Avrupa’nın bu kolonileştirme etkinliği sözkonusu iki bölgedeki göreceli gelir durumunu tersine dönüştürmüştür. Son 500 yılda gerçekleşen bu tersine dönüş kurum ve kuralların (ve Avrupa kolonileştirmesinin neden olduğu kurumsal dönüşümün) bugünkü gelir düzeyini etkilediğini gösterir (s. 1279).

Yazıya (s. 1279) göre, kolonileştirme süreci şöyle işlemiştir: Avrupalılar kolonileşmenin ilk aşamalarında eski kolonilerde çalışan şirketler yoluyla kâr ettiler; buna karşın, sonraları boş Kuzey Amerika’da yerleştiler, özel mülkiyet oluşturdular, ticareti ve sanayiyi geliştirdiler. Bu ileri aşamada, 19. yüzyılda dünyada gerçekleşen sanayileşmenin sürece belirleyici katkısı oldu, sanayileşmenin yarattığı avantajlar kullanıldı. Sanayi çağı, böylece, özel mülkiyete olanak tanıyan kurumlaşmaya sahip olan toplumlara önemli bir avantaj sağladı.

Türkiye coğrafyasından hem sürekli üstünlüğü gösteren durumlar için, hem de değişen avantajlar için örnekler çıkarılabilir. İstanbul, İzmir kentleri sürekli üstünlüğün, Ankara kenti değişkenlik yaratan siyasi kararın, Antalya ve Muğla turizmin katkısının oluşturduğu avantajın örnekleridir.

Son dipnotta (Not 24) bazı yazarlara göre ülkelerin, ulusların göreceli gelirlerinin tarihi zaman içinde de kabaca sabit kaldığı görüşüne dikkat çekmiştim. Ben bu görüşlere hiç katılmıyorum. Bunları bir bakıma kişilerin, ailelerin, ulusların genetik üstünlüğe sahip olduğunu ileri süren görüşlerle eş nitelikte görüyor ve çok anlamsız buluyorum. Eski çalışmalarımda açıkladığım ve aşağıda açıklayacağım gibi, genetik alanında epigenetik yaklaşım ve IQ üzerinde yapılan araştırmalar, özellikle gruplar arasında, sabit bir genetik üstünlüğün, zekânın var olmadığını göstermektedir.

Ayrıca, Asya’nın 1000 yılında Avrupa’dan üstün gönenç, uygarlık düzeyine sahip olduğunu savunan yazılar okuduğumu anımsıyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nun 15.-16. yüzyıllarda Avrupa’dan daha başarılı olduğu da bellidir. Güney Avrupa geçmişte Kuzey Avrupa’dan daha ilerideydi. Japonya, Çin, hatta Güney Kore çok hızla gelişmektedir. Yeni teknolojiler bu ülkeleri ya da başkalarını çok geliştirebilir. Aşağıda Türkiye’nin de böyle bir şansa sahip olabileceğini söyleyeceğim.

Belki daha önemli olarak, 1000 yılı ve sonrasında uzun süre dünyanın en zengin bölgeleriyle yoksul bölgelerinin birey başına gelirleri arasında önemli bir fark yoktu. “Dünyada bu gelirlerin oranı 1000 yılında 1.1/1, 1500 yılında 2/1, 1820’de 3/1 idi. Aynı oran sonraki zaman içinde hızla arttı, 1913’te 9/1, 1950’de 15/1, 2001’de 18/1’e ulaştı (Madison, 2001).” (Galor, 2010: 2 dipnot).

Nüfus, Göçler, Büyüme

Açıklamalarıma yukarıda da yararlandığım O.Galor’un (2010: 40) nüfusla ilgili görüşlerini aktarmakla başlıyorum. Yazıda dünya ekonomileri üç gruba ayrılıyor: i) Zengin ülkelerin yakınsama (convergence) klüpleri, ii) yoksul ülkelerin yakınsama grubu, iii) bir gruptan diğerine geçiş grubu. Bu olguları açıklamayı hedefleyen iki kuram var: i) Mevcut esas akım araştırma yazını, ii) görüşlerini aktardığım bu yazının benimsediği Birleşmiş Büyüme Kuramı.

Kuramlardan ilki yakınsama grubuna üyeliği ve bunların birinden diğerine geçişi iki ögeye bağlıyor: Kritik gelir ve beşeri sermaye düzeyleri. İkinci kuramda ise bu ögeler şu kritik oranlardır: i) Teknolojik gelişme oranı, ii) nüfus artış oranı, iii) beşeri sermaye birikimi oranı. Son (ikinci) kurama göre, büyüme aşamasında ülkeler iki temel eşiği aşmıştır: a) İlk eşik teknolojik gelişme ve nüfus artış oranlarının hızlı yükselişidir. b) Buna karşılık, ikinci eşikte beşeri sermaye birikiminde önemli artış, nüfus büyümesinde ise hızlı azalış olmuştur.

Dolayısıyla, yazıya göre, ülkeler arasındaki gelir, beşeri sermaye ve nüfus artışı düzeyleri alanlarındaki farklılıklar bu eşikleri göstermez; yalnızca ülkelere özgü (coğrafi etkenler ve tarihsel kazalar ve bunların kurumsal, demografik, kültürel faktörler farklılıkları üzerindeki yansımaları ve ticaret örüntüleri, koloni statüsü ve kamu politikası gibi) nitelikleri yansıtırlar. Aynı düzey değişiklikleri (farklılıkları) ülkelerin gerçek gelişme evresini de göstermez. Örneğin, 18. yüzyıl boyunca eğitim seviyesi Kıta Avrupası eğitim düzeyinden önemli ölçüde düşük olduğu halde, İngiltere sanayileşen ve sürekli ekonomik büyüme yoluna giren ilk ülkeydi.

Özetle, O.Galor’a göre, Sanayi Devrimi’nden sonra gelişmiş ülkelerde ilk aşamada teknolojik gelişme Malthuscu çıkmazı kırmış, nüfus artmıştır. İkinci aşamada ise beşeri sermaye birikimi nüfusun azalışına yol açmıştır. Görüşü gelişmekte olan ülkelere de genelleştirirsek, gelişmeyle birlikte ilk aşamada nüfus artış hızı artmış, ikinci aşamada azalmıştır.

Türkiye nüfusunun gelişmesi de bu eğilimlere uygundur. Nüfus artış hızı, özellikle 1945 yılında olmak üzere 1940 yılında da azalmış olmasına karşın, 1935-1960 döneminde özellikle 1955 sayım yılındaki büyük artışla 1960 yılına kadar artmış, bu yılda zirve değeri olan (binde) 28.53’e ulaşmıştır. Sonra hız 1960-2000 döneminde, özellikle de 1980 yılında olmak üzere düşme eğilimi içine girmiş, 2000 yılında (binde) 18.28’e inmiştir. Yeni bir sayım sisteminin uygulandığı 2007-2010 döneminde ise nüfus artış hızı (binde) 13.10-15.88 arasındadır, hız zaman içinde artmıştır. Öte yandan, hız 2011 yılında 13.49’a düşmüştür (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2011: 30, 39).25

Asıl büyük değişme şehirleşmede (il ve ilçe merkezi nüfusunda) yaşanmıştır. Şehirleşme oranı 1927-1950 döneminde pek değişmemiştir. 1927’de pay 24.22’den, 1950’de 25.04’e çıkmıştır. 1960 yılında 31.92 olan paydaki artış sonraki zaman içinde hızlanmıştır; pay 1950-1980 döneminde 18.87 oranıyla, 1980-2011 döneminde 32.9 (1980-2010 döneminde 32.4) oranıyla artmıştır. 1927 yılında %24.22 olan şehir nüfusu payı 2011 yılında %76.80’e çıkmıştır. 1927 yılında “il ve ilçe merkezleri” ile “belde ve köy” nüfuslarının toplam nüfus içindeki payında, 1927-2010(2011) döneminde tamamiyle ters bir dönüşüm yaşanmıştır (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2010: 49; Türkiye İstatistik Yıllığı, 2011: 31, 47). (Bu konuda (Kocaman, 2008: 7)ye de bakılabilir.)

Bence, Türk ekonomisinin bir köy, tarım toplumundan kent, sanayi toplumuna geçişi, Cumhuriyet döneminin yaşadığı en önemli değişme ve dönüşümlerinden biridir. Bu gelişme geniş ölçüde 1960 sonrasında yaşanmıştır. (İl ve ilçe merkezi nüfusunun payı 1950’de yüzde 25.04’ten, 1955’te yüzde 28.79’a, 1960’da yüzde 31.92’ye çıkmıştır (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2011: 31).) Esasında, Türkiye ekonomisinde 1950-1960 dönemindeki temel büyüme kesimi tarım olmuştur. Tarımda ekilen toprakların genişletilmesi, verimlilik artışının sağlanması amaçlanmış, bu amaçta temel rol tarımda makineleşmeye verilmiştir. Öte yandan, toprakların genişlemesi traktörden çok, hayvan gücüyle sağlanmıştır.

Benim burada savunduğum görüşün özü şudur: Türkiye’nin 1960 sonrasında gerçekleştirdiği büyüme bir sanayi gelişmesinden ziyade, bir kentleşme süreci olmuştur. Dolayısıyla, ben, başka bazı iktisatçılarca savunulan şu görüşe katılmıyorum: “Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonrasında, kapalı bir tarım ülkesinden bugün dışsatımının çok büyük bir kısmını (%93.37’si) imalat sanayiinin oluşturduğu başarılı, dışa açık bir sanayi ülkesi durumuna yükselmiştir.”26 Büyümede ve sanayileşmede bir ölçüde başarı sağlandığını yadsımıyorum. Ama yukarıdaki görüşün bu başarıyı abarttığını düşünüyorum.27

Bu düşüncemin borçlarla, sıcak parayla, dışsatımın dışalıma bağımlılığıyla, cari açıklarla, sürdürülebilirlikle, bunalımla ilgilerini başka yazılarımda inceledim. Burada kentler, kentleşme ve sanayileşme ilişkisi ve iç göç konuları üzerinde durmakla yetineceğim.

 

Kentler

C.I.Jones ve P.M.Romer (2010: 229, 230) bazı iktisadi modellerde şöyle bir görüşün var olduğunu yazıyorlar: İnsanlar birbirleriyle, benzerleriyle karşılıklı ilişkiye girişebildiklerinde gönençlerini arttırırlar. Bu görüşün arkasında şu temel olayın yattığı da ifade edilebilir: “Küreselleşme ve kentleşme yollarıyla malların, fikirlerin, finansın, halkların artan akımları bütün işçiler ve tüketiciler için piyasanın genişliğini arttırmıştır.” Bu önemli olguyu geleneksel iktisatçılar daha çok ticaretin ya da piyasanın gelişmesinin yararını gösteren bir olay olarak görürler.

Aynı yerde (s. 230) R.E.Lucas, Jr.’ın 1988 yılındaki yazısında şu temel soruyu sorduğu belirtiliyor: Neden bu kadar çok insan, yüksek kira ödeyen çok sayıda insana yakın olabilmek için kendileri de yüksek kira öderler? Bu tür sorular insanların kentlere akımının arkasında yatan nedenleri araştıran çalışmaların temel ögeleri arasındadır. Bu soruya Lucas yukarıda da yararlandığım yazısında (2004: S32, S29), “çünkü kentler beşeri sermaye biriktirmek için uygun yerlerdir” diye yanıt veriyor. Diğer bir deyişle, yine aynı yazıda (S29) Lucas kentlerin rolünü şu noktada görüyor: Kentler yeni göçmenlerin çağdaş üretim teknolojileri için gerekli olan becerileri biriktirebildiği yerlerdir.28

O.Galor’dan (2010), aşağıda kentlerin önemi konusunda açıklayacağım görüşlerimle ilgili gördüğüm bazı alıntılar da yapmak istiyorum: Ülkelerin kalkınmalarının, gelişmelerinin ilk aşamalarında tarım egemendir. Nüfus artışı, teknolojik gelişmenin yetersizliği nedeniyle işgücü verimliliğini azaltır. Sonraki gelişme sürecinde ise teknolojiyle birlikte sanayileşme de gelişir. Böylece sanayileşme ile teknolojik gelişme arasında olumlu bir ilişki vardır. Aynı nitelikte bir olumlu ilişki, bir erdemli döngü, teknolojik gelişme ile insan sermayesi birikimi arasında da oluşur; teknolojik gelişme ile beşeri sermaye birbirlerini desteklerler (s. 22, 23).

Son olarak, (OECD, 2012c: 17, 18)den bir alıntı yapmak istiyorum: “İnsanların, işlerin ve diğer etkinliklerin kentlerde biraraya gelmesi, toplanması, ekonomi ve toplumların gelişmesi ve olgunlaşmasında anahtar önemde bir süreçtir.” Ekonomik etkinliğe, bölgenin iktisadi işlevine dayanan kentsel bölgeler yönetimsel ayrışmalardan daha iyi bir bölgesel bölünmedir.

Bunlar benim şu görüşümü destekliyor: Kentleşme önemli bir büyüme etkenidir, ama kentleşmenin etkisi yalnızca piyasa yoluyla gerçekleşmez. Bence kentlerde yaratılan gelir ve gönenç artışında piyasanın rolü yanında, artan getirinin, dışsallıkların da büyük katkısı vardır. Bu benim eskilerden beri savunduğum bir görüştür.29

Eğitim ve beşeri sermayenin, teknolojinin katkısı da geniş ölçüde kentlerde oluşur. Bence kişinin eğitiminin dört temel ögesi vardır: i) Genetik (ya da genetik ve ortamın ortak işlediği epigenetik) katkı. ii) Ailenin katkısı. iii) Okulun katkısı. iv) Yaşam deneyiminin ve ilişkilerin katkısı. Kentler okullarının, ailelerinin, hatta epigenetik katkının kalitesi ile insan sermayesini derinden etkiler; teknolojik gelişmenin, bilgi ve fikir zenginliğinin kentlerde çok daha yoğun olduğu bellidir. Asıl belirleyici etki ise kentlerdeki çeşitlilikten, zenginlikten kaynaklanır. İlişkilerin önemi de bu çeşitlilik ve zenginlikten beslenir. Aşağıda belirleyici niteliğini vurgulayacağım yetenekler de geniş ölçüde kentlerde oluşup gelişir.

İç göçe geçince, benim buradaki amacımın bu konuyu derinlemesine incelemek olmadığını belirterek başlıyorum. Birçok ülkenin geçmişi içinde göç olayı geçici bir süreçtir, ama hiç de önemsiz değildir. Bilindiği gibi, göçle ülkelerin işlendirmesi (istihdamı) tarımdan sanayi ve hizmet kesimlerine kayar. Göç sonrasında kırsal yörelerin daha çok geleneklere, adetlere, törelere bağlı, herkesin birbirini tanıdığı köy ortamından, kentlerin belirli kurallarının etkin olduğu, kişilerin daha çok isimsiz, bilinmez (anonim) oldukları bir ortama geçilir. Belki daha önemli olarak, göçler özellikle genç ögelerinin gidişiyle ailelerin parçalanmasına neden olur.

Bilindiği gibi, göçlerle yaşanılan kentleşme olayında ülkeler ve bölgeler arasında farklılıklar vardır. Gelişmiş ülkelerde kentleşme daha yoğundur. Latin Amerika’da ve eski Sovyetler bloğunda kentleşme oranı gelişmiş ülkelere yaklaşmıştır. Türkiye’de de Latin Amerika’ya benzer bir durum vardır. (Son iki paragraftaki düşüncelere benzer görüşler için (Henderson, 2005: 1558, 1559)a bakılabilir.)

J.Gugler (1997: 114) aşırı kentleşmeyi değerlendirdiği yazısında şunları söylüyor: “Tarihsel karşılaştırmada, gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelerin geçmişte benzer kentleşme düzeyinde bulundukları durumlara kıyasla daha düşük bir sanayileşme derecesine sahip oldukları gösterilmiştir.” Aşağıda anlatmaya çalışacağım gibi, bu olgu bence önemli, Türkiye’ye de uygulanabilecek bir bulgudur.

Aynı yazıda, kırsal yörelerden kentlere göç etmenin yararlı mı zararlı mı olduğu konusu da tartışılıyor; şu görüşler ileri sürülüyor: Herşeyden önce, göçlerle kırsal alanlar gençlerini, daha iyi eğitilmişlerini, olasılıkla en girişimci insanlarını yitiriyor. Bu göçler tarımda üretimi azaltıyorsa, kentlerde iş bulmayı engelliyorsa, göç edenlerin kentlere gelişi buralarda daha fazla kaynak kullanımına neden oluyorsa şöyle bir sonuca ulaşılabilir: Kırsal kesimden kentlere göç o günkü ölçülerinde etkinlikten uzaktır (s. 117-119).

Ama yazı şunları da ekliyor: İnsanlar ekonomik çıkarlarıyla göç ediyorlar ve kentlerde durumları iyileşiyor. Ayrıca, bu insanlar kentlerdeki zenginliği paylaşıyorlar. Bu son olgu, göç işinde gelir dağılımı sorunlarını da gözönüne almak gerektiğini gösteriyor. Böylece, (göçle yaratılan) işgücünün yanlış dağıtımı (tahsisi) ile gelir dağılımının iyileşmesi arasında bir değiş-tokuş, ödünleşme vardır (s. 119, 120).

Türkiye’de iç göç konusunda (Kocaman, 2008)den yararlanarak birkaç noktayı belirtmek istiyorum. Yukarıda Türkiye’de kentleşmenin önemli olduğunu açıklamıştım.30 Öte yandan, Türkiye’de kentten kente akım o denli güçlü değildir. “Türkiye’de, 2000 yılında nüfusun yüzde 72.2’si doğduğu ilde, yüzde 27.8’i ise doğduğu ilin dışında … yaşamaktadır.” (s. 59).

Aynı kitapta (s. 58) Türkiye’de göç nedenleri konusunda yapılan değerlendirmelere göre, “…hane halkı fertlerinden birine bağımlı olarak göç etme nedeni hariç tutulduğunda, 1995-2000 döneminde en fazla göç alan illerin başında gelen İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Kocaeli, İçel, Konya, Adana ve Tekirdağ iş arama/bulma nedeniyle göç edilmiş olan illerdir.” Diğer önemli etkenler tayin/atama, eğitim, evlilik gibi nedenlerdir. Tabii, her etkenin önemi kente göre değişmektedir.

Benim buradaki amacım yönünden önemli olan, göç etmiş kişilerin büyük çoğunluğunun ücretli, maaşlı ve yevmiyeli olarak ve hizmetler kesimleriyle ilgili ekonomik etkinliklerde çalışmakta olmalarıdır (s. vii). “1995-2000 döneminde 12 ve daha yukarı yaştaki göç etmiş 3 095 975 kişinin yüzde 61.06’sı hizmetler (inşaat, ticaret, ulaştırma, haberleşme, mali kurum, sigorta ve toplum hizmetleri) sektöründe, yüzde 14.79’u sanayi ve yüzde 24.15’i ziraat, ormancılık, balıkçılık ve avcılıkla ilgili alanlarda ekonomik faaliyette bulunmaktadır.” (s. 43).

Yukarıda J.Gugler’in, göçün gelir dağılımında eşitlik sağlayabileceğini söylediğini aktarmıştım. Şimdi R.E.Lucas, Jr.’ın (2009: 24) daha genel bir görüşünü alıntılamak istiyorum: “Göç, (herbir tür için olduğu gibi) geçmişte eşitlik yönünde çok önemli bir güç işlevi görmüştür. Ama son yüzyılda gelir farklılıkları (gaps) genişlediğinden, göç akımları yüksek servete sahip ülkelerce büyük ölçülerde sınırlandırılmıştır. (Dolayısıyla) geriye yalnızca fikir akımları kaldı. Fikir akımları nasıl ticaretteki iktisadi karşılıklı etkileşimlerle yakın bir ilişki içinde bulunmayabilir?”

Aynı görüş yazının diğer bir sayfasında (s. 1) yer almaktadır: “Hernekadar sermayenin ve işgücünün akımları da bir rol oynamışlarsa da, gelir eşitsizliğinin azalmasında ve gelirin ortak, artan bir düzeye yakınsamasında (convergence) temel güç fikirlerin akımıdır.”

Ben bu iki görüşün de, özellikle bu göçler olmasaydı, göç edenler doğdukları yerlerde kalsalardı durum ne olurdu sorusu akla geldiğinde, gerçek payı taşıdıklarını düşünüyorum.31 Ama Türkiye’de göçlerin hem kentler içinde, hem de kentler arasında güçlü bir eşitlik eğilimi yaratmadığı kanısındayım.

Bu amaçla Türkiye’de bölgesel gelir verilerine baktım ve TÜİK’in “kişi başına gayri safi katma değer” verilerini kullandım.32 Bölgesel karşılaştırma ile yetindim. İki bölge ile İstanbul verilerine dayandım. İlk bölge, 2008 yılında bu konuda en düşük katma değere sahip olan “Van, Muş, Bitlis, Hakkâri” kentlerini kapsamakta; ikinci bölge, sanayi alanında geliştiği düşünülen “Gaziantep ili ve Adıyaman ile Kilis”ten oluşmaktadır.

Bu bölgelerin kişi başına gayri safi katma değerlerinin Türkiye’nin en gelişmiş ili olan İstanbul’a ait aynı katma değer sayılarına oranlarını gösteren ulaştığım oranlar şöyle: İlk bölge için, 2004=0.2375, 2005=0.2448, 2006=0.2274, 2007=0.2270, 2008=0.2343. İkinci bölge için, 2004=0.3362, 2005=0.3506, 2006=0.3418, 2007=0.3216, 2008=0.3151 (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2009: 375; Türkiye İstatistik Yıllığı, 2011: 358). Bu sayılar ilk bölgenin 2004-2008 döneminde, İstanbul katma değerinin dörtte birine ulaşamadığını, ikinci bölgenin ise üçte biri etrafında dolaştığını göstermektedir.

Diğer bir ilgili konu, Türkiye’de kentlerin aldıkları göç büyüklüğü ile ulusal gelirden sağladıkları paylar arasında yakın bir olumlu bağıntının var olmasıdır: 2010-2011’de alınan (aldığı) göçte İstanbul’un payı 0.1861’dir; üç en büyük ilin toplam payı ise 0.3110’dur. Bu iller aynı zamanda en büyük göç veren kentlerdir. Ama net göçün de en fazla olduğu iller bu üç büyük kenttir (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2011: 59).

Bu konudaki verisine erişebildiğim en son yıl olan 2008’de gayri safi katma değerden aldığı pay (yüzde olarak) İstanbul’da 27.7, Ankara’da 8.5, İzmir’de 6.5’tir. Payların toplamı 42.7’ye ulaşmaktadır. Bu değere İstanbul ve Ankara’ya komşu ya da yakın illerin (Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bolu, Yalova ve Bursa, Eskişehir, Bilecik) payları eklendiğinde toplam pay 55.5’e; (Antalya, Isparta, Burdur) ve (Adana, Mersin)in payları da eklenince 63.4’e yükselmektedir (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2011: 355).

Yukarıda da belirtildiği gibi, bu sayılar göçle gelir arasında bir bağıntı olduğunu gösteriyor. Bazı Türk yazar ve iktisatçılar bu tür olgulara dayanarak, diğer bazı gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de son zamanlarda büyümelerin bu göç hareketleriyle sağlandığını yazıyorlar. Bu sözlerle, göçle sağlanan bu büyümenin kentle kırsal yöreler arasındaki verimlilik farklılığının yarattığı bir bakıma doğal, adeta otomatik bir olgu olduğu söylenmek isteniyor.

Bu görüşlere dayanılarak iktisat yazınında ileri sürülen “orta gelir tuzağı” ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Türkiye’de “kişi başına 10 bin dolar ulusal gelir tuzağına kilitlenip kaldık” deniliyor. O.Galor (2010: 40, dipnot 60) bu görüşe benzer aşağıdaki ifadelere yer veriyor: Teknoloji yaratıcısı olmayıp teknoloji izleyicisi olan ve son zamanlarda sürekli ekonomik büyüme sürecine geçmeyi başarmış olan ülkeler birey başına gelirlerinde hızlı bir artış sağlıyorlar. Ama bu ülkeler teknolojik sınıra ulaştıklarında, büyüme oranları da teknoloji önderi ülkelerin büyüme hızlarına düşüyor.

Ben bu görüşün evrensel geçerlilik taşımadığını düşünüyorum. Örneğin, Güney Kore son zamanlarda, 20 yıl kadar bir süre içinde bu sınırı çok aşmıştır. Türkiye’yi ele aldığımızda, günümüzde önemli sorunun 10 bin dolara takılıp kalmanın değil, bu düzeyi koruyabilmek olduğunu düşünüyorum. Çünkü günümüzün dünya ve yurt içi koşulları karşısında, Türkiye’nin büyümesinin temel kaynağı olan sıcak parada her an bir düşüş ya da yavaşlama ortaya çıkabilir; bu da doların TL cinsinden değerini önemli ve sürekli şekilde yükseltebilir. Gerçekleştiği takdirde böyle bir olay Türkiye’de ilk kez olmayacaktır. Örneğin, 1958-1961 döneminde önce fiilen, sonra resmen dolar 2.80TL’den 9TL’ye çıkmıştır. (Bu paragraftaki görüşlerim geliri dolarla ölçme yaklaşımıyla sınırlıdır. Buradaki görüşlerim sabit fiyatlarla büyüme olayına uygulanamaz.)

Kültür

Büyüme ve gelişmenin geçmişi de, bugünü de, geleceği de geleneksel iktisat kuramının dar yaklaşımı ile açıklanamaz. A.Greif’in (1994: 944, 913) söylediği gibi, büyüme olayları yalnızca toplumların donanımlarına, teknolojilerine ve tercihlerine dayanılarak anlaşılamaz, çünkü büyüme içinde gerçekleştiği toplumun yapısına, örgütleniş şekline bağlı olarak gerçekleşen karmaşık bir süreçtir. Toplumun yapısı da iktisadi olduğu kadar tarihsel, toplumsal, kültürel etken ve süreçlere bağlıdır. Toplumda manevi ve ahlaki kuralları zorlayıp uygulayan, eşgüdüm mekanizmalarını düzenleyen, toplumsal anlaşmazlıkları çözen kurum ve kuralların önemli işlevleri vardır.

Böyle olduğu için, büyümenin, kalkınmanın kesin, belirli bir formülü yoktur. Gelişmemiş ülkeler, iktisadi açıdan başarıya ulaşmış ülkelerin başarı reçeteleriyle kalkınma hedefine ulaşamazlar. Çünkü toplumsal yapılarda kültürel etkenlerin önemli etkisi vardır; bir bakıma kültür ait olduğu toplumla özdeşleşmiş, o toplumda ya da toplulukta kişileşmiştir.

Kültür toplumun bütününün ya da bir kısmının, bazen geçici bazen sürekli biçimde benimsediği ortak bakış açıları, dini ve ahlaki eğilimleri, düşünce ve davranış alışkanlıkları, gelenek ve adetleri gibi etkenlerden oluşur. Kültürün şu nitelikleri belirleyici özellikleridir: Kültürel eğilim ve inançların ediniliş yolu toplumsal birliktelik süreç ve mantığından geçer. Kültürel inançlarda taraftarlık ilkeleri egemendir, nesnel olgulara fazla yer yoktur. Kültürde kuşaklar arası deneyimlerden edinilmiş, bazen anlamını yitirmiş kalıpların büyük katkısı olabilir. Kültürde görgül arayışların, bilimsel çözümlemelerin rolü, katkıları çok değildir, bazen hiç yoktur.

K.Hoff ile J.E.Stiglitz’in (2010: 17, 18) açıkladıkları gibi, kültürler derin inançlarla, ideolojilerle yakın ilişki içindedir. İdeolojiler insanların dünyayı algılamasını belirleyen bakış, görüş açılarını da içeren inanç sistemleridir. Bunlar da, insanların içsel değerleri olarak alınabilen daha üst düzey inançlar ya da üst ideolojiler tarafından sınırlandırılmıştır.

İnançlar yalnızca davranışları değil, algılamaları da şekillendirip biçimler. Toplumların ayrıcalıklı kesimleri (ya da hatta toplumun tümü) için yararlı olan farklı inanç kümeleri varsa, devlet dahil hiçbir güç bunu değiştiremez. Örneğin, Hindistan’da, yasalarla ortadan kaldırılmış olan bazı kast sistemi inançları, hiç olmazsa ülkenin bir kısmında hâlâ varlığını sürdürmektedir.

Bu genel açıklamalardan sonra, kültür hakkında önce yine genel nitelikte olgu ve gelişmelere değinecek, sonra iktisat ve gelişme açısından çok önemli olan bireyci ve toplulukçu kültürleri karşılaştırmalı şekilde ele alacağım.

Bilindiği gibi, insanlar çeşitli biçim ve yollarla öğrenirler. Dolayısıyla, bireyin öğrenim kaynağında çeşitli ögeler yer alır. Bu ögelerden önemli biri de kültürdür. Geçmiş kuşakların birikimli deneyimleriyle oluşan kültürü kişinin yararlandığı, öğrendiği önemli bir kaynaktır. İnsanlar bu birikimle oluşmuş kültürleriyle olaylara bakış, olayları yapış biçimlerini, dillerini, dinlerini, inançlarını, gelenek ve törelerini, hatta mitlerini edinirler. Her toplum, toplumun bireyleri tercihlerini, hatta olayları algılayışını belirlerken önemli ölçülerde bu kültürden etkilenir.

Benim bu yazıdaki amacım yönünden önemli olan kültür ile iktisat arasındaki karşılıklı ilişkidir. Esasında kültür ve onun en temel ögelerinden biri olan din toplumsal, iktisadi koşullardan, demografik özelliklerinden bağımsız olarak oluşmaz. D.North’un (2005: 58, 136) yazdığı gibi, temel demografik ve kaynak sınırlamalarının dinlerin yapısına katkısı önemlidir. Örneğin, yaşamı tarıma dayalı insanlar, kültürel açıdan büyük dinlere inanırlar.33

Sanayi toplumunun, bugüne egemen olmaya başlayan enformasyonun, bilişim ve teknoloji toplumunun kültüründe bilimin büyük rolü vardır. Bu alanda gelişmek isteyen ülkelerin bilimsel kültürü odak noktası yapmaları gerekir. Bilimde ise deney, sınama ve yanılma, kuramları verilerin denetiminden geçirme başat yöntemdir.

Öte yandan, hiçolmazsa bazılarına göre, günümüze egemen olan kültür, bilgisayar, internet, televizyon ve cep telefonlarının katkılarıyla hızlanmış iletişimin etkilediği dijital kültürdür. Görüntü üzerine kurulu bu kültür hızlı iletişimli, görsel ağırlıklı, yüzeysel gelip geçiciliği ağır basan bir izlenim kültürüdür. Bu kültürü betimlemek için dijital okuryazarlık deyimini kullanmak yanıltıcıdır; onun yerine bakar geçerlik demek daha uygun olur.

Bu genel açıklamalardan sonra, kalkınma ve büyüme konularında önemli etkisi olan bireyci ve toplulukçu kültür konusunu incelemeye geçiyorum. Ben, birçok başka yazar (örneğin A.Greif) gibi Batı dünyasının gelişmesinde bireyci kültürün, Asya ve Doğu dünyasının geri kalmasında toplulukçu kültürün büyük katkısının olduğu kanısındayım. Aşağıda açıklayacağım gibi, birey özgürlüğü özellikle günümüz dünyasında yaşamsal önemdedir. Öte yandan, toplulukçu kültürün bazı yararlarının olduğunu da yadsımıyorum.

Konuya bu iki kültürün genel göreli yararlarını belirterek başlamak istiyorum. Topluluk içi kuralları uygulamak ve eşgüdüm sağlamak toplulukçu kültürde çok daha kolaydır. Aynı şekilde, çatışmaların çözümü gruplar içinde çok daha kolaylıkla gerçekleştirilebilir, mahkeme gibi dış kurumlara gitmeye gerek kalmaz. Bu bakımlardan toplulukçu kültür daha az masraflı, daha etkin bir yoldur. Buna karşılık, iş bölümünün önemli, kişisel olmayan alışverişlerin egemen olduğu, girişimciliğin ve yeniliklerin öne çıktığı yakın geçmişin ve günümüzün çağdaş sanayi toplumlarında bireyci kültür çok daha etkindir. (Benzer görüşler için (Greif, 1994: 942, 943)e bakılabilir.)

Açıklamalarıma, uluslararası üç farklı veri kümesini kullanıp, kültürün hangi boyutlarının uzun sürede ülkelerin büyümesi için önemli olduğu konusunu inceleyen (yazımın tamamlanması aşamasında dergisini belirleyemediğim) bir yazının (Gorodnichenko, Roland, 2011) bulgularını özetleyerek devam edeceğim. Ona geçmeden, aynı yazıda belirtilen G.Hofstede’in görüşlerini izleyen iki paragrafta aktaracağım.

G.Hofstede, uluslararası anket verilerine dayanarak kültürü ölçen dört öge geliştiriyor: Bireycilik, güç mesafesi, erkeklik, belirsizlikten kaçınma. Bunlardan en önemlisi olarak Hofstede bireyciliği buluyor. Bireycilik özgürlüğü, fırsatları, başarıyı, (yaşamda) ilerlemeyi, başkalarınca tanınmayı olumlu; toplum içinde uyumu, ahengi, işbirliğini, üstlerle ilişkiyi olumsuz olarak etkiliyor. Bireyciliğin ağır bastığı ülkelerde bireysel özgürlüğe ve toplum içinde sahip olunan duruma (statüye), bireyciliğe ağırlık tanınmayan ülkelerde ise bireyler arası ahenge ve kurallara uyuma (itaate) önem ve değer veriliyor.

Güç mesafesi kavramı endeksi, (toplum ve aile içindeki) örgütler ve kurumların güçsüz üyelerinin, gücün toplumda eşitsiz biçimde dağılımını kabul etme ve beklenti düzeylerini ölçer. Bu endeksin değerinin yüksekliği gücün dağılımında eşitsizliğin, altta kalanlarca daha büyük bir kabul gördüğü anlamına gelir. Kalan iki öge (erkeklik, belirsizlikten kaçınma) bilinen anlamları ifade eder. Belirsizlikten kaçınmaya ağırlık verenler toplumun içindeki çeşitliliğe daha az hoşgörü gösterip farklılığı yadsırlar (Gorodnichenko, Roland, 2011: 492, 493).

Bu yazıya (Gorodnichenko, Roland, 2011: 496) döndüğümüzde, yazının şu sonuca ulaştığını görüyoruz: Uzun süreli büyüme olayının kilit nitelikteki kültürel değişkeni kültürün bireycilik-toplulukçuluk boyutudur. Aynı yerde söylendiği gibi, diğer kültürel değişkenler de iktisadi davranışı ve başarımın diğer yönlerini etkileyebilmektedir. Sonuçta, benim de katıldığım bir görüşle kültürün önemli bir iktisadi etken olduğu söylenebilir.

Yazarlar daha önceki bir çalışmalarında bu konuyu ele aldıklarını, bir model oluşturduklarını, modelin bireyciliğin daha yüksek iktisadi büyüme oranı sağlayan devingen bir üstünlüğe sahip olduğunu gösterdiğini söylüyorlar. Buna karşılık, toplulukçuluğun ancak durağan etkinlik kazançlarını yönetebildiğini ve yalnızca bir düzey etkisine sahip olabildiğini belirtiyorlar. Bu son yazılarında ise, bireyciliğin uzun süreli büyüme üzerinde nedensel bir etkiye sahip olduğunu gösteren görgül kanıtlar sunduklarını ekliyorlar (s. 492, 494-496).

Yazarlar bu iki çalışmalarıyla, yenilikçilere toplumsal ödüller sağlayan bireysel kültürün yaratacağı yenilik üstünlüğünün, bireylerin grup çıkarlarını geniş ölçülerde içselleştirdikleri toplulukçu kültürün sağlayacağı eşgüdüm avantajından daha yararlı, daha üstün olduğu bulgusuna ulaştıklarını açıklamış oluyorlar. Ben bu görüşe katılarak bireysel yenilik yaratma özgürlük ve sorumluluğu kültürünü büyüme için zorunlu görüyorum, ama toplumsal ortam ve ilişkilerin önemini de vurgulamak istiyorum. (Tabii, bireysel girişimi, özgürlüğü yadsıyan toplulukçu kültürü yararlı bulmuyorum.)

Bence sağlıklı bir yaratma, katkı ortamı olmadığında yenilik yaratılamaz. Bu ortam da ancak sağlıklı ilişkilerle, önceden tasarlanmış ya da tasarlanmamış işbirlikleriyle oluşabilir. Yaratma, verimlilik artışı sağlamanın yolu ortak çalışmadır; ulaşılan sonuçta da kimin ne ölçüde katkı getirdiği, geniş ölçüde, belli, belirli değildir.34 Katkıları az ya da belirsiz olan birey, grup ve uluslar da büyümenin yarattığı dışsallıklardan yararlanırlar.

Bu son noktayı gösteren bir çalışmada (Klenow, Rodriguez-Clare, 2005: 818, 856) şu görüşler savunuluyor: Büyüme, gelişme hakkındaki görgül birçok düzenlilikleri, olayları açıklayabilmek için uluslararası dışsallıklara başvurmak gerekir. Yazarlara göre, fizik sermaye, beşeri sermaye ve araştırma alanlarındaki yatırım oranları arasındaki sürekli farklılıklara rağmen, birçok ülkenin ortak bir uzun süreli büyümeyi paylaşıyor olmaları olgusu, savundukları görüşün en güçlü kanıtıdır (s. 818).

“Dışsallıklar kuramsal açıdan büyümenin sürdürülebilmesi için zorunlu değildir. Ama, farklı yatırım oranlarına sahip olmalarına rağmen birçok ülkenin benzer oranlarla büyümelerini anlayabilmek için bunlar (dışsallıklar) zorunlu görülmektedir… Çaplandırılmış (calibrated) modelimize göre, eğer ülkeler fikirleri paylaşmıyor olsaydı dünyanın ulusal geliri (GDP), bugünkü değerinin yalnızca %6’sı düzeyinde, ya da bugünkü 50 trilyon dolar yerine sadece 3 trilyon dolar seviyesinde kalacaktı.” (s. 856).

Bunlar ülkelerin diğer ülkelerle ilişkileriyle uluslararası bilgi saçılmalarından (spillovers) büyük ölçülerde yararlandığını göstermektedir. Bu saçılmaların kaynağı ticaret, ortak girişim, doğrudan yabancı yatırım, kilit insanların göçü, öykünme olabilir. Bazı ülkeler yenilikçi “araştırma ve geliştirme” etkinliklerinde, diğer bazıları ise benimseme ve öykünme etkinliklerinde karşılaştırmalı üstünlüklere sahip olabilir (s. 856, 857). Ben bu görüşe de ancak koşullu olarak katılıyorum. Bence, enazından Türkiye için, durağan değil, devingen bir karşılaştırmalı üstünlük anlayışıyla, yenilik yaratma uzun sürede temel amaç olmalıdır.

İlişkilerin öneminin en belirgin şekilde gözlendiği alan işbirliğidir. Yukarıda da ele aldığım işbirliği çok önemlidir. Buna karşılık, geleneksel iktisat kuramında bireylere özçıkarın egemen olduğu görüşü vardır. Aynı şekilde, R.Dawkins gibi bilimadamlarının yazdıkları, savundukları görüş, insanların bencil olarak doğduğunu söyler. Ama son zamanlarda bu görüş biraz değişmiş görünmektedir.

Yukarıda da yazdığım gibi, bu değişim (Benkler, 2011: 77)de şu sözlerle ifade edilmektedir: “Harvard Üniversitesi’nde matematiksel biyolog olan Martin Novak’a göre, evrimin belki de en çarpıcı özelliği, rekabetçi olan bir dünyada işbirliğini yaratabilme yeteneğidir. Böylece, evrime mutasyon ve doğal seçilim temel ilkeleri yanında üçüncü bir temel ilke olarak “doğal işbirliği”ni ekleyebiliriz.”35

Aynı yazı (s. 79)da aşağıdaki görüşlerle devam ediyor: Onyıllar boyunca iktisatçılar, politikacılar, yasamacılar (legislators), yöneticiler ve mühendisler insan topluluklarında kamusal, ortak, toplumsal amaçları gerçekleştirebilmek amacıyla özendiriciler, ödüller, cezalandırıcılar çerçevesinde sistemler ve örgütler oluşturdular. Oysa insanlar yaşamda sürekli işbirliği içinde yaşar ve çalışırlar. Birçok alandaki araştırmalar da insanların varsayılandan çok daha işbirlikçi ve diğergam olduklarını göstermiştir.36

Nöroloji bilimi de bu görüşleri doğrulamaktadır. Bu bilimin bulguları, birbirlerimizle işbirliğine girdiğimizde beyinlerimizde bir ödül elektrik devresinin harekete geçtiğini göstermektedir. Şu da çok önemlidir: Güven yeteneği, işbirliğinin kilit bir ögesidir (Benkler, 2011: 82).37

İşbirliğinin, karşılıklı güvenin Batı dünyasının gelişmesinde, Sanayi Devrimi’nin oluşmasında belirleyici katkısının olduğunu anlatan Avner Greif’in yeni bir yazısından alıntılar yaparak devam edeceğim. Ama önce aynı yazarın bireyci kültürün önemini vurgulayan önceki bir diğer yazısında ulaştığı farklılık bulgusunu, önce (North, 2005)e dayanarak, sonra da A.Greif’in sözkonusu 1994 tarihli bir yazısından alıntılar yaparak özetlemek istiyorum.

D.North kitabının (2005: 18, 69, 75, 118, 135) çeşitli sayfalarında A.Greif’in Orta Çağlar’da Ceneviz tüccarları ile İslam kültürüne sahip ama Yahudi olan Mağripli tüccarların kültürlerini karşılaştıran çalışmalarına atıflar vermektedir (s. 118). Bu araştırmalarında Greif, bu iki ticaret topluluğunda farklı örgüt yapılarının var olduğunu bulmuş. Bu farklılıkların temelinde de birinde (İslam kültüründe) toplulukçu (kollektivist), diğerinde bireyci davranış inançlarının yattığını görmüş (s. 75, 135, 136).38

Hemen yukarıda belirtildiği gibi, A.Greif 1994 tarihli yazısında kültürün büyüme ve gelişmedeki, toplumun örgütlenmesindeki önemini vurguluyor. Aşağıdaki üç paragrafta bu yazıdan kısa alıntılar yapıyorum. Kültürün kurumsal yapılar üzerinde belirleyici etkisi olduğunu savunan yazı, bu bakımdan toplumların geçmişlerine bağlı bir yol izlediklerine dikkat çekiyor. Sonuçta, yazar farklı kültürlerin iktisadi gelişmeler üzerindeki önemli etkisini vurguluyor (s. 912, 913).

Sözkonusu iki ticaret grubundan ilki, yukarıda söylendiği gibi, İslam dünyasının bir parçası olan Mağripli (Kuzey Afrika ülkeleri halkından)39 11. yüzyıldaki Yahudi kökenli tüccarlardır. İkinci grup 12. yüzyıldaki Latin dünyasının bir parçası olan Cenevizli tüccarlardır. İlk grupta toplumsal örgütlenme çağdaş toplulukçu toplumlardaki, Cenevizli tüccarlarınki ise bireyci toplumlardaki örgütlenmelere benzemektedir (s. 914). Öte yandan, toplumbilimciler ve antropologlar toplumsal örgütlenmenin o toplumun kültürünün bir yansıması olduğu görüşündedir. Kültürün önemli bir parçası da kültürel inançtır (s. 915).

Özetlediğim araştırmanın bu yazıdaki konum ve amacım yönünden önemli savları makalenin sonuç kısmında (s. 943) şu ifadelerle yer almaktadır: Mağriplilerin toplumsal örgütleri günümüzdeki gelişmekte olan ülkelerin, Cenevizli tüccarların toplumsal yapıları ise gelişmiş Batı dünyasının toplumsal örgütlenmesine benzemektedir. Bu olgu Batı dünyasındaki bireyci sistemin uzun dönemde daha etkin bir kültür olarak alınabileceğini göstermektedir. Cenevizlilerin İtalyan kent-devletleri içinde bireyci nitelikleri, ticari girişim ve yeniliklerde önder durumlarıyla tanındığı bilinmektedir. Dolayısıyla, Orta Çağ’daki Latin bireyci toplumun tarihsel açıdan “Batı dünyasının yükselişi”nin tohumlarını ektiği söylenebilir.

Bu alıntılardan sonra, eskiden beri savunduğum 13. yüzyıl dolaylarında Anadolu’nun yaratıcı durumuna bir kez daha dikkat çekmek istiyorum: Bu yıllarda Anadolu’da, bilindiği gibi, (Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi) büyük şair ve düşünürler yetişmiştir. Ben bu olguda Anadolu’da da o zamanlarda kent-devletlerinin var oluşunun, dolayısıyla merkezi, toplulukçu bir kültürün egemen olmayışının büyük katkısının olduğu görüşündeyim.

Sonraki Osmanlı İmparatorluğu merkezi, toplulukçu yapısıyla bu bireyci, bence yenilik yaratıcı eğilimlerin yeşermesini engellemiştir. Başka açılardan, Osmanlı İmparatorluğu’nun yarattığı, uzun süre yaşattığı ve yükselme dönemlerinde zamanına göre hiç de geri olmayan, hatta daha üstün sayılabilen bir başarı sistemi oluşturduğu görüşüne katılıyorum. Ama bu sistemle Sanayi Devrimi ve ilgili gelişmelerle bilimin önem kazandığı dünyada başarı sağlamaya olanak yoktu ve yoktur. Bugünkü ortamda, bu bireyci kültürün Türkiye’ye egemen olması için Anadolu’nun parçalanmış olmasına da hiç gerek yoktur. Gerçekten demokratik bir ulusal ortam böyle bir bireyci sistemin varlığı için yeterlidir.

A.Greif (2006), incelemekte olduğum konulardaki daha yeni bir yazısında, Batı’nın yükselmesinde şu temel etkenlerin büyük katkısının olduğunu yazıyor: Orta Çağ’ın son dönemine gelinceye dek çekirdek aile yapısı Batı toplumlarına egemen oldu. İkinci ve önemli olarak, Avrupalılar anlaşmazlıklarını ve işbirliği gereksinim ve sorunlarını şirketlerle (corporations) çözme yoluna gittiler. Orta Çağ’ın sonlarına gelinceye kadar iktisadi ve siyasal nitelikli şirketler Avrupa’ya egemen idiler. Böylece, Modern Çağ öncesinde, şirketler ve çekirdek aile türü piyasaların, politikaların ve bilginin Avrupalı temellerini oluşturdular (s. 309, 310).

Avrupa’nın şirketlerle uzun deneyimi, büyümeyi sağlayan kurumların gelişmesine yönelten bir toplumsal ve kültürel miras yarattı. Öte yandan, başarılı iktisadi ve siyasal şirketler geniş akraba gruplarının gücünü azalttı (s. 311).

Benzer konular T.Kuran’ın (2003, 2004) iki yazısında Orta Doğu ve Osmanlı İmparatorluğu açısından incelenip değerlendirilmektedir. T.Kuran’a (2003) göre, toplumsal bilimler açısından Batı dünyasının gelişmesini açıklamak ne kadar yanıt bekleyen bir soru ise, Müslüman Orta Doğu’nun nasıl gelişmemiş bölge olduğunu açıklamak da aynı derecede önemli bir sorudur. Bu geriye düşüşün büyük bir kusur şeklindeki belirtisi, işareti (symptom) Müslüman tüccarların iktisadi ve ticari alanları önce Batılılara, sonra da kendi içlerindeki dinsel azınlıklara terketmeleridir. Bu gerilemenin altında yatan olay da 10. yüzyılda belirlenen İslam yasal sisteminde şirket anlayışının bulunmayışıdır (s. 414, 417).

Diğer bir deyişle, bu yasal sistemde tüzel kişiliğe yer yoktur. Bu olgu (Kuran, 2004: Abstract)da şu sözcüklerle açıklanmaktadır: Klasik İslam yasası yalnızca doğal kişileri tanır; düşsel, hukuksal kişilere (tüzel kişiliğe) yer vermez. Bu anlayışın arkasında, İslamcılıkta toplumun, cemaatin oluşmasına, varlığına merkezi önem tanınması, bölünmüşlüğü kolaylaştıracak kavramlara yer verilmemesi eğilimi yer alır. “İslam kuramcıları ve hukukçuları, belki de, bütünleşmiş bir topluluk idealini sağlamak ve alt gruplara yasal haklar vermekten kaçınmak için, siyasal parçalanmayı sınırlamak, böylece de ideal ile gerçek arasındaki açıklığı enaza indirmek amacı gütmüşlerdir.” (Abstract, s. 2, 13, 15).40

Aynı yazılara göre, bu gelişmelerin arkasında önemli rol oynayan iki temel etken bulunmaktaydı. İlk etken İslam miras sisteminde mirasçıların çok sayıda ve dağınık olmasıdır. Bu etkene bağlı olarak İslam ve Osmanlı şirketleri küçük ve kısa ömürlü kalmıştır (Kuran, 2003: 414, 415, 428).41

İkinci temel etken ise Batı’da, bazı Avrupa ülkelerinde geçerli olan miras sisteminin şirketlerin uzun süre yaşayıp büyümesini olanaklı kılmasıdır. Bu gittikçe büyüyen şirketler Batı dünyasında yeni örgütsel dönüşümlere yol açmıştır. Bu gelişmeler doğrusal bir yol izlememiş, yeni örgütler deneme ve yanılma yöntemiyle ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Sanayi Devrimi geliştikçe, özellikle ölçeğe ve kapsama göre artan getiri olanağı sunan kesimlerde ve yeni teknolojilerle geniş ölçülerde sermaye ve işçi kullanılarak sağlanan üstünlüklerle bu tür alanlarda bu şirketler çok yararlı olmuştur (Kuran, 2003: Abstract, 414; Kuran, 2004: 10, 11).

Son yazı (Kuran, 2004: 18) aşağıdaki soruları sorarak devam ediyor: Neden, 19. yüzyıla gelinceye kadar İslam dünyasında, Avrupa’nın sermayeyi biraraya getirme, girişimleri sürdürebilme ve iş olanaklarını geliştirme işlemlerinde sağladığı gelişmelerden yararlanma yoluna gidilmemiştir? Bu soruya yazının özet yanıtı şöyledir (s. 27): Bu durum karşısında, hem Batı hem de İslam dünyası eski politikalarını sürdürmüştür. Bu koruyucu politikalara uygun olarak İngiliz kralları İngiltere’nin denizaşırı ticari örgütlerinin uzun yaşama güçlerini ve kaynakları biraraya getirme kapasitesini geliştirme etkinliklerini desteklemiştir. Osmanlı Sultanları ise İslam dünyasında var olan örgütsel durgunluk ve yetersizliklerin sürmesine katkı getirmeye devam etmişlerdir.

Ortaya çıkan ve daha da artan bu farklılıklar üzerinde kapitülasyonların katkısı da farklılığı daha da arttırma yönünde olmuştur. Orta Doğu yöneticileri kapitülasyonlar bağışlayarak Batı tüccarlarının kârlarını arttırmış, ticari girişimlerin sürekliliğini sağlamıştır. Kapitülasyonlar aynı zamanda Orta Doğu tüccarlarının rekabet gücünü azaltmıştır. Bu son zayıflıkları Doğulu tüccarların, gelir edinme peşinde koşan yöneticilerin şirketlerden bekleyebilecekleri vergi tutarlarını da azaltmıştır (s. 27).

Bu süreçte yabancı tüccarlar, genellikle söylendiğinin tersine, daha ağır biçimde vergilendirilmemiştir. Neden iktisadidir, ama ağır vergilendirme değildir. Neden, Batılıların ticaretin finansmanında, malların ulaştırılmasında (nakliyesinde) ve anlaşmazlıkların çözümünde daha etkin olmalarıdır. Bu üstünlük, Batı’yla İslam dünyası arasındaki ticaret hacmini, yerli tüccarların sağlayacağı hacmin çok üstüne çıkarabilmesi demekti. Böylece, herhangi bir vergi oranında devletin gümrük gelirleri, olumlu yönde bir etkileşimle yabancı tüccarların ticaret paylarına dayanacaktır.

Sonuçta, yabancı tüccarlara kapitülasyonlar sunmakla yöneticiler daha fazla vergi geliri sağlamaktadır. Ayrıca, etkinliklerinin artışına koşut olarak yabancılara vergi ayrıcalıkları da sağlanabilecektir. Böylece, sözkonusu iki bölge arasındaki örgütsel farklılık, farklılığın kendisi tarafından sağlanan finansal uyarıcılarla daha da güçlenmektedir (s. 27, 28).

Batı dünyasında önemi vurgulanan ilgili bir diğer öge, kentlerin oluşumu ve özerkleşmesidir. Bu konuyu ele alan bir çalışma (Greif, Tabellini, 2010)dur. Çin ile Avrupa arasındaki kültürel farklılık üzerinde durulan yazı, toplumsal örgütlenme yolunun eski Çin’de klan, Orta Çağ Avrupa’sında kentler olduğu görüşüyle başlıyor. Bu örgütlenmelerle toplumlar, topluluk içi yaşamsal önemdeki işbirliklerinin yaratacağı sorunlarını çözerler.

Eski Çin’in klan sistemi akrabalığa dayanan bir hiyerarşik örgütlenme biçimidir. Bu örgütlenmede önemli olan ve işbirliğini sürdüren klanların içindeki güçlü manevi bağlılıklar ve bireylerin klan içindeki göreceli durumları ve ünleridir. Buna karşılık, Orta Çağ Avrupa’sında temel işbirliği örneği kentlerdir. Kentlerde işbirliği akraba grupları arasındadır ve dışsal formel kurallar daha büyük rol oynar (s. 135). Klan ortaya çıkabilecek zorlamaların masraflarında tasarruf sağladığı için ekonomiktir. Buna karşılık, Orta Çağ Avrupa’sında kentler ölçek ekonomilerinden yararlanır, çünkü burada çok daha geniş ve çoktürel nitelikte birey kümeleri arasında ilişkiler sağlanır ve sürdürülür (s. 136).

Yazıda da kaydedildiği gibi, geniş akraba grupları çok eski toplumların çoğunda egemendi. Ama, zaman içinde 1000 yılları dolaylarında Çin’de geniş akraba örgütleşmeleri yine yaygın olduğu halde, Avrupa’da böyle bir durum yoktu ya da nadirdi. Diğer bir deyişle, 1000 yılı dolaylarında Çin’de geniş akraba grupları içindeki akrabalara karşı olan sorumluluklar vurgulanırken, bu tür örgütleşmelerin nadir olduğu Avrupa’da genelleştirilmiş ahlâk geçerliydi (s. 137).

Çin’de doğal olarak kentler vardı. Ama klan içi sadakat ve etkileşimler kentleşmeyi, kentin hacmini ve kendi kendini yönetme gücünü sınırlamaktaydı. Çin’in küçük kentleri yerel klanların içinde eridikleri bir birleşim alanı olmuyordu; klanların üyeleri arasında bir tür işbirliği düzenleme yolu oluyordu. Avrupa kentleri özerk yönetim gücü kazandıkları halde, Çin bu düzeye modern döneme dek erişemedi (s. 138).

Kentler vergi topluyor, donanma sağlıyorlar, savaşıyorlar, devlet adına adaleti düzenliyorlardı. Bu kendilerini yönetebilme güçleriyle kentler kralların gücünü sınırlıyorlardı. Klanlarda böyle bir güç yoktu. Kentler içindeki genel formel zorlayabilme gücü, kentler arası kişisel nitelikte olmayan alışveriş sistemini destekliyordu (s. 138, 139).

Burada kentler kültürü hakkında D.Kuban’ın (2012: 5), Le Monde dergisinin Çin için yazdıklarından yararlanan görüşlerini aktarmak istiyorum: (Kentlerde) “… geleneklerin sulandırılması, toplumun katılaşması, yani insan ilişkilerinin kuruması ve biçimleşmesi, tüketici toplumun yoğunlaşması” olayları yaşanır.

Son yılların bir araştırmasında (Ashraf, Galor, 2007) ileri sürülen ilginç görüşleri de aktarmak istiyorum: Yazı üç temel ögeye dayanmaktadır: i) Kültürel özümleme (asimilasyon). Bu öge kültürün kuşaklar arası akımını, geçişini arttırmakta, dolayısıyla topluma-özgü beşeri sermaye oluşturmakta, toplumsal kültürel özellikleri (kurallar, inançlar, ahlâk ve davranış biçimleri gibi) standardlaştırarak toplumdaki çeşitlilik ve farklılıkları azaltmaktadır (s. 2).

ii) Kültürel yayılma (diffusion). Bu nitelik, ilkinin tersine, toplumda seçenek (farklı) davranış biçimleri, esneklik, akıcılık yaratmakta, bilgi düzeyini geliştirmekte; böylece daha geniş uygulanabilirliği olan genel beşeri sermaye oluşturmakta, ekonomideki üretim olanakları sınırlarını genişletmekte, yeni teknoloji yetenek ve gücünü desteklemekte ve arttırmaktadır (s. 2).

iii) Bu ögede, daha yüksek birey başına gelir düzeyine yükselmeyi vaadeden yeni bir teknolojik rejime sosyo-ekonomik geçişi sağlayacak genel beşeri sermayenin önem ve bilincinin yakalanması tasarımlanmaktadır. Bu öge bilgi sınırının geliştirilmesiyle teknolojik icat ve yenilikler arasında daha yoğun bir tamamlayıcılığı sağlamayı amaçlamaktadır. Burada, tarımdan sanayiye geçişin tarihsel olgularıyla tutarlı bir açıklama ve tarımsal üretime uygun olmadığı halde sanayi üretimine uygulanabilen bir olgu sözkonusu olmaktadır (s. 3).

Dünyada farklı iktisadi gelişme örnekleri yaşanmıştır. Kültürel özümleme (ilk öge) ile kültürel yayılma (ikinci öge) arasındaki ilişkilerde yaşanan farklılıklar bu değişik örneklerin ortaya çıkışında önemli rol oynamıştır. Coğrafi açıdan kültürel yayılma etkisine daha az açık (maruz) olan toplumlar artan kültürel özümlemeden, daha az kültürel çeşitlilikten, dolayısıyla topluma özgü beşeri sermaye birikiminden daha çok yararlanmışlardır. Bu toplumlar tarımsal gelişme aşamasını niteleyen teknolojik bakış açısının (paradigma’nın) egemen olduğu gelişme aşamasında çok gelişmişlerdir.

Öte yandan, kültürel yayılmanın yokluğu ve bunun sonucu olan kültürel tektürellik ve katılık aynı toplumların yeni teknoloji bakış açılarını benimseme yeteneklerini azaltmıştır. Bu da bu toplumların sanayileşmesini, dolayısıyla sürekli ekonomik büyüme durumuna sıçramalarını geciktirmiştir (Abstract, 1, 39).

Böylece yoğun kültürel özümleme, iktisadi gelişmenin tarım aşamasında en iyi yol olduğu halde, sanayi aşamasına geçişte zararlı bir engeldir. Yoğun kültürel özümlemenin kısa dönem (tarım aşaması dönemi) avantajı ile yarattığı kültürel katılığının masrafı arasında bir değiş-tokuş vardır. Bu değiş-tokuş, biyolojik uyum alanındaki cinsel ve cinsel olmayan değiş-tokuşa benzer. Kısa sürede, görece kararlı bir ortamda cinsel olmayan çoğalma avantajlı olabilir, ama genetik çeşitliliği sağlayan cinsel çoğalma değişen bir ortamda yaşama uyum için zorunludur (s. 39, 40).

Aynı yazarlar bu ilk değiş-tokuşu yukarıdaki bir notta yararlandığım yazıda da (Ashraf, Galor, 2007?) inceliyorlar. Dünya toplumları içinde Asya ve Avrupa’da genetik çeşitliliğin orta derecelerde, Afrika kıtasındaki insan yaşamının başladığı beşikte yüksek, Amerikalı yerlilerde ise düşük olduğunu söylüyorlar. Yukarıda, ilk yazıda ileri sürülen görüşlere koşut aşağıdaki savlara ulaşıyorlar:

Kuramla tutarlı olarak, yaptığımız görgül çözümlemeye göre de bir ülke içindeki genetik çeşitlilik düzeyinin, ülkelerin gelişme sonuçları üzerinde kemer, yay (hump) şeklinde bir etkisi vardır. Asya ve Avrupa toplumlarında var olan orta derecede genetik çeşitlilik gelişmeye yönelttiği halde, Afrika topluluklarındaki yüksek, Amerika yerli toplumlarındaki düşük genetik çeşitlilik gelişme üzerinde zararlı etki yaratıcı bir güç olmuştur. Bu araştırma, uygarlığın başlangıcını, çok etkili bir hipotezin savı olan tarım toplumlarının oluşmasından, insanlığın ta başlangıcındaki koşullara kaydırmakta ve indirgemektedir (s. 1).

Ben son iki yazının ilginç, tartışması yarar sağlayacak görüşler ileri sürdüğünü düşünüyorum. Ayrıca, bu yazılarda içerildiğini düşündüğüm üç olguya katılıyorum: i) İnsanlık ortak bir kökene sahiptir. ii) Her ülke ve toplumda görece az, orta, ya da çok genetik çeşitlilik vardır. iii) Toplumlardaki etnik diye nitelenen farklılıklar, genetik kökenlerden ziyade, toplumsal gelişmelere bağlanabilir.42

Böylece, bence bir toplumun nitelikleri, özellikle iktisadi sistemi, örneğin kapitalist ilkelere, piyasa sistemine bağlılık derecesi43, geçmişten gelen, alışılmış yönetim biçimi, yapısı ve gücü o toplum ya da ülkenin kültürünün temel belirleyicilerinden biridir. Bu kültür kuşaklar boyunca aktarılır. İleri sürüldüklerinde etkinlik sağlıyor olsalar da, bazı kültür ögeleri etkinsiz düzeye düşmeleri halinde bile egemen kültürün bir parçası olma özelliklerini sürdürebilirler. Sonuçta insanların, toplumların yaşamı önemli ölçülerde geçmişlerine dayanır.

Kültürle, ya da şimdi ele alacağım bilişsel (ya da algılayıcı) çerçevelerle (cognitive frames) geleneksel iktisat kuramı arasındaki ilişki konusunda, yukarıda da yararlandığım, yeni bir yazının (Hoff, Stiglitz, 2010: 1, 18) bazı görüşlerini de aktarmak istiyorum: Psikologlar, sosyologlar, antropologlar, halkın onların içinden dünyayı gördüğü sözkonusu bilişsel çerçevelerin toplulukça benimsendiğini hem de bunların zaman içinde değişebilen koşullara uyum sağlayabildiğini vurgularlar. Bir kültür içinde işlerlik kazanan bu bilişsel çerçeveler, insanların karşılaştıkları her tür enformasyonu nasıl yorumladıklarını da bilinç dışı biçimde etkiler. Oysa iktisatçılar genellikle toplumca oluşturulmuş bu çerçevelerin rollerini gözardı ederler. Örneğin akılcı beklentiler yaklaşımında her bireyin konuyla ilgili tüm enformasyonu sapmasız bir şekilde kullandığı varsayımı vardır.

Aynı sayfada, D.North’un (2005) bilişim bilimine dayanarak “algılamanın, daima toplumun inanç sistemi tarafından biçimlendirilmiş bir yorumlama olduğu görüşü” de aktarılmaktadır. İktisat tarihini kaynak alarak North bu inanç sistemlerinin iktisadi gelişmeyi belirleyen bir kilit değişken olduğunu söylemiştir.

İnsanlar iktisadi değişimin yorumlanışında enformasyon süreçleri kullanırlar. Bunları etkileyen etkenler vardır. İktisatçılar için bu etkenleri gözardı etmek, teknolojinin evrimini gözönüne almamak kadar yanlış olur. Teknoloji, dış dünyayla ilişkiler, güç ve servette içsel değişmeler, yalnızca doğrudan etkileriyle değil, ideolojide değişim yaratma güçleriyle de önemlidirler.

Bu yazıdaki amacım açısından kültürle iktisat arasındaki ilişki önemlidir. Böyle bir ilişki olduğu çoğunlukla kabul görür. Ama iktisatçılar arasında bu ilişkideki nedensellik yönü tartışmalıdır. K.Marx ve pek beklenmeyecek şekilde Chicago Okulu gibi akılcı beklentiler kuramcıları ekonomik çıkar ve sistemleri belirleyici neden saydıkları halde, Max Weber dini kapitalizmin gelişmesinde belirleyici öge olarak göstermiştir.44 Bence ekonomik etkenler temel belirleyicidir, ama kültürün de iktisat üzerinde, bazen kalıcı olabilen etkileri vardır.

Kültür farklılıkları birbirine yakın yerlerdeki yaşam ve iktisadi koşulların değişik olmasına da neden olabilir.45 Aynı şekilde, insanların önünde geçmişten kaynaklanan, yeniliklere uyumu sınırlayan kültürler de vardır. Bunlar geçmişte kalmış eski inanç ve kurallardır. Elbette bu sınırlama gücünü etkileyen diğer bir önemli etken de yeniliklerin ne ölçüde köklü değişiklik içermesidir.46

Burada önemli bir nokta yeniliklere dirençte eski kültürle kazanılmış rantların oynayabildiği önemli roldür. Devlet, dini kuruluşlar, akademik örgütler gibi sözkonusu kültürün oluşmasında katkı sağlamış örgütler, kendilerine rant sağlayan bu kültür ve inanç sistemlerini desteklemeyi sürdürebilirler (Guiso et al., 2006: 25).

Türkiye’de de miras olarak geçmiş kültür önemli olmuş ve olmaktadır. Bu kültürün kaynağında Osmanlı İmparatorluğu bulunur. İmparatorluk, devamı olduğu Roma ve Bizans İmparatorlukları gibi, dine ve tarıma dayalı bir iktisadi sisteme sahiptir.47

Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniliklere direnmesinin başka güçlü nedenleri de vardır: Değerli tarihçi Mehmet Genç imparatorluğun temel ilkelerinden biri olarak gelenekçiliği göstermiştir. Dine dayanan, öyle değilse bile dince desteklenen bu ilke, T.Kuran’a (2004: 29) göre, tutuculuk ve hatta yazgıcılığa (kaderciliğe) kadar uzanabildiği gibi, zaman içinde etkisini de sürdürebilmiştir.

Ayrıca, bilindiği gibi, Sanayi Devrimi, onunla birlikte gelişen Büyük Fransız Devrimi ulusalcılık akımlarıyla birlikte yaşanmıştır. Farklı azınlık uluslarının birlikteliğini de içeren Osmanlı İmparatorluğu’nun bu milliyetçi akımlara direnmesi doğaldır. Bu da bence diğer bir temel nedendir.

Bunlara rağmen, yine (Kuran, 2004: 29)da da belirtildiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda başarılı reformcular da yetişmiştir. Reform girişimleri, enazından reform istekleri III. Selim ve II. Mahmut gibi padişahlarca sözkonusu Fransız Devrimi’nin hemen sonrasında başlatılmıştır. Reform çabaları sonraki yüzyıllarda da sürmüş, imparatorluğun çöküşünden sonra Cumhuriyet döneminde çok güçlenmiştir.

Vurgulanması gereken ilgili bir önemli nokta, bu reform girişimlerinde daima Batı dünyasının örnek alınmasıdır. “Tarık Zafer Tunaya’nın anlatımıyla, zayıflayan İmparatorluk eski yüceliğine kavuşmak için, daha doğrusu ölmemek için, tek tedbirin Batılılaşmak olduğunu kabul etmiştir.” (Kabacalı, 2011). Bu Batılılaşma yaklaşımı bilim ve laikliği hedef seçen çok olumlu bir tutumdur. Öte yandan, İmparatorluk ve Cumhuriyet yönetimleri kendilerine özgü bir yenilik yolu izlememiştir; Batı kültürünü taklitle yetinilmiş, bu taklit yaklaşımı günümüzde de sürmüş ve sürmektedir.

Bu açıklamalardan sonra, Doğan Kuban’ın görüşlerinden ve 1-5 Ekim 2012’de açıklanan bu alandaki iki anketin sonuçlarından da yararlanarak özellikle son yıllardaki Türk kültürü konusundaki görüşlerimi özetleyecek, daha sonra rant konusuna geçeceğim.

Ben bu konularda yukarıda açıkladığım görüşlere uygun şekilde şu temel ilke ve olguların belirleyici olduğu kanısındayım: i) İnsan davranışlarında özçıkar, iktisadi çıkar peşinde koşmak başat etkendir. ii) Dünyanın, yaşamın oluşum ve gelişmelerine değişme ve çeşitlilik egemendir; A, A olduğu kadar A da değildir. Diğer bir deyişle, ögeler içiçe geçmiştir; ögeler arasındaki ilişkiler önemli olduğu kadar, ilişkilerin nitelik ve yönünde geniş bir belirsizlik payı vardır.48

iii) Özellikle iktisadi çıkar sözkonusu olduğunda, kültür nedenden ziyade bir gerekçe olarak kullanılır. Kişi iktisadi ve diğer çıkarlarını savunurken, gerçek nedeni açıklamaktan ziyade, çevrede, ortamda kabul gören kültürel etkenlere başvurur. iv) Anketlerde de benzer bir durum geçerlidir. Dolayısıyla, anket sonuçları pek güvenilir olmaz.

Bu ilkeler kültürün varlığını ve etkilerini, çelişik değişkenler de içeren çok-boyutlu bir niteliğe büründürür. Bir yandan, insanlar geçmişlerinden, geçmişe bağlı inançlarından, kural, töre ve geleneklerinden, içinde yaşadıkları ortamdan bağımsız olarak hareket edemezler. Öte yandan, bu sınırların ötesine çıkarak iktisadi çıkarların, değişikliklerin, yeniliklerin peşinde koşarlar.

Aynı şekilde, Türkiye’de eski geleneklerin, kültürün etkisi sürekli canlı kalmıştır. Bir yandan toplum akıl yoluna yönelirken, toplumun önemli bir kesiminin kalbi eski kültürlere bağlı kalmıştır. Doğal olarak, eski kültürlere bağımlılık toplumun eski gelenek ve törelerden çıkar sağlayan kesimlerinde, eğitilmemiş, gelişme olanağı tanınmamış halk üzerinde çok daha yoğun olmuştur.

Bu bağımlılıklara rağmen Türk insanı için geliri ve tüketimi arttırmak, iktisadi çıkarlar, yenilik, yeni fırsatlar peşinde koşmak daima baskın olmuştur.49 Doğan Kuban’ın (2012: 5) yazdığı gibi, “Toplum tarihten gelen bütün konut geleneğini apartmana feda ettiyse, tarlalarını bırakıp kentlere dolduysa geleneğe sahip çıkmanın başka bir anlamı olmalı.” “Bizde korunmak istenenler sadece dini vecibeler, oruç, bayram, cenaze ve namazla sınırlıdır.” Diğer bir deyişle, korunan kültür yalnızca geleneksel dinsel ayin ve törenlerden (ritüellerden) ibarettir.

Kültürde üç başat etken, din, toplumun geçmişteki ve bugünkü iktisadi ve siyasal yapısı ve toplumun gelişmişlik düzeyidir. Dinlerde inançlar, dogmatik yapı egemendir. Dolayısıyla, din gelişmiş ülkeler dahil genellikle bütün toplumlarda tutucu (muhafazakar) özelliktedir. Birçok ülkede ve Türkiye’de bu etkiye yukarıdaki ikinci ve üçüncü etkenlerin tesirleri eklenir. Osmanlı İmparatorluğu’nda tek güç, hiyerarşik düzenin başında yer alan padişahlardır. Hiyerarşi ise tutuculuğun temel bir ögesidir. Gelişmemişlik ise genel olarak muhafazakarlığın karşıtı olan bilimin, laik eğitimin yeterli düzeye çıkmadığını gösterir.50

Yukarıdaki ilkeler gereği dinler de zaman içinde değişir. Bu değişmeler herzaman olumlu, liberal yönde olmaz. Örneğin, bildiğim kadarıyla, İslam dininde işbirliği, birbirine güven, birlikte hareket önemlidir. Oysa sözkonusu anketlerin birine göre, Türkiye’de birbirine güven, Avrupa ülkelerindeki güvenin çok altındadır.

Dinsel eğilimlerde, tutuculukta en köklü değişmeler kentleşmeye, eğitim düzeyinin yükselmesine, yeniliğe ve yaratıcılığa önem veren orta sınıfların oluşmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Bu özelliklere sahip ülkelerde görünürde tutuculuk düzeyi değişmiyor, hatta artıyor olsa da, muhafazakarlığın içeriği olumlu yönde gelişebilir. Örneğin, yine anketlere göre, Türkiye’de başkalarının alışılmış dışı yaşam biçimlerine hoşgörü artmış, özgürlük isteği büyük önem kazanmıştır. Toplumun %91’i insanların düşüncelerini serbestçe açıklamalarını zorunlu bir hak olarak görmüştür.

Kültür konusunu Türk toplumunda var olduğunu düşündüğüm iki olumsuz iki olumlu dört olguyu belirterek tamamlamak istiyorum. Bence insan yaşamında en kutsal ilişki anne-çocuk arasındadır. Buna karşın, günümüzde bile birçok anne “kız çocukları okumaz” gibi bir sözü kolaylıkla söyleyip benimseyebilmekte ve yaşama geçirebilmektedir. Bir annenin çocuğu için uygarlığın en önemli sonuçlarından biri olan “eğitim”i çocuğuna yasaklaması, kabullenilmesi, onaylanması olanaksız bir tutumdur. Bu olgu Türk kültürünün en olumsuz ögelerinden biridir.

Bu olgunun karşısında şu olumlu olay vardır: Başbakan’ın Eylül 2012 sonu parti kongresindeki konuşmasında gösterdiği gibi, AKP’nin siyasal düşüncesinde dinsel eğilimlerin büyük ağırlığı vardır. Dinsel ya da muhafazakar geleneklerin kadınların çalışması konusunda tutucu bir eğilimi olduğu da bellidir. Bunlara karşın, AKP hükümeti bile kadın işlendirmesini yükseltme hedefi ilan edebilmektedir.

İkinci olumsuz örnek, maalesef hâlâ etkisini sürdüren aşağıdaki görüştür: “Herşey nasip işidir. Şehitlik de, gazilik de, uzun yaşamak da, genç şehit olmak da nasip işidir.” Olumlu örnek ise Türk halkının, birçokları gibi bence de eğitimi çok gerilere sürükleyebilecek yeni 4+4+4 eğitim sistemine %52.8 oranıyla karşı olmasıdır. Bu sonuç iktidara yakın bir şirketin yaptığı ankette yer alan bir olgudur (M.Tezkan, Milliyet Gazetesi, 28 Eylül 2012: 5).

Rantlar

Servetlerin padişah iradeleriyle dağıtıldığı Osmanlı İmparatorluğu’nun bir devamı olan Türkiye’de rantların da yüksek olması doğaldır. Ayrıca, her yasağın bir rant yarattığı ilkesi vardır. Bunlar Türkiye’nin verilerinin de kullanıldığı aşağıdaki yazıda doğrulanmaktadır.

A.O.Krueger’e (1974: 291, 302) göre, piyasaya dayalı birçok ekonomide, iktisadi etkinlikler üzerine konulan devlet sınırlamaları yaşamın gereklerinden biridir. Bütün piyasa ekonomilerinde bazı rant yaratıcı sınırlamalar vardır. Bu sınırlamaları, “hiç yok”tan “tam sınırlama”yı içerecek biçimde sıralayabiliriz. Hiç sınırlama olmadığında girişimciler yeni teknoloji benimseyerek fazla kazanç sağlamaya çalışacaklardır. Mutlak sınırlamaların yaşandığı ekonomilerde ise, düzenlemeler her alana egemen olacağı için, rant peşinde koşmak kazanç elde etmenin tek yolu olacaktır. Böyle bir sistemde girişimciler tüm zaman ve kaynaklarını bu fazla rantı yakalamaya ayıracaklardır.

Yazıya (1974: 291) göre, ekonomilerde sınırlamaların yarattığı bu çeşitli rantlar için halk rekabete girişir. Bazen bu rekabet tamamiyle yasal çerçevede kalır. Diğer durumlarda rant peşinde koşma rüşvet, yolsuzluk, kaçakçılık ve karaborsa gibi türlere bürünür.

Rekabetçi rant peşinde koşmanın incelendiği yazının temel önerisi ya da bulgusu dışalım lisansları peşine düşülerek yapılan rant aramanın ek bir gönenç masrafı yaratıyor olmasıdır. Bu ek masraf aynı düzeyde dışalımın gümrük resmi ile (tarifesiyle) yapılması durumunda oluşacak gönenç masrafına ek bir masraf artışıdır. Diğer bir deyişle, rant peşinde koşma gümrük tarifesinin yarattığı masraflara ek masraf katar (Krueger, 1974: 295, 299, 300).

Bu yazı, (Arrow et al., 2011: 5)de The American Economic Review dergisinin 100 yıllık geçmişinde yer alan 20 zirve makalesinden biri sayılmıştır. Bu değerlendirme yazısında, incelediğim A.O.Krueger yazısının kilit bulgusunun şunlar olduğu söyleniyor: “…Rekabetçi rant peşinde koşma, ticaret sınırlamaları gibi politikaların gönenç masraflarını arttırır. Dışalım sınırlamaları bağlamında bu sonuç, dışalım kotalarından ziyade, gümrük tarifelerinin kullanılmasının yararını gösterip güçlendirir, çünkü kotalar rant peşinde koşma davranışı olanağı yaratır.”

Ben bu görüşleri ilginç buluyorum. Ama yazının rekabetçi rant arayışıyla sınırlandırılmasının Türkiye için geçerli olmadığını düşünüyorum. (Burada, yukarıda belirtildiği gibi, yazının yasal çerçeve dışına çıkan, yolsuzluklar gibi uygulamalara dikkat çektiğini de belirtmeliyim.) Türkiye’de rantlar rekabetçi değil, tekelcidir; rantlarda ağır basan eğilim çevreye, taraftarlara çıkar sağlamaktır. Bu eğilimin temelinde de Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen rant dağıtma sistemi bulunur.

Türkiye’de, dışalım lisanslarında olduğu gibi ihalelerde de bu taraflı anlayış egemendir. Bu çok bilinen bir olaydır. İnşaat ve özellikle konut işlerinde de benzer uygulamalar sözkonusudur. Önceden bina yapılacak arsalar belirlenir. Buralara taraftarlar para yatırır. Sonra buralara iyi binalar yapılacağı haberleri çıkarılır. Arsa değerleri artar, büyük rantlar yaratılır. Son zamanlarda konut inşaatının, yolların çok gelişmesiyle konut rantları da çok artmıştır.51

Rant grupları demokrasilerde iktidarların değişmesiyle değişir. Dolayısıyla, demokratik ülkelerde rant grupları zaman içinde farklılık gösterir. Bunun ve diğer etkenlerin varlığının sonucu ülkedeki yüksek gelir gruplarının içeriğinin değişiyor olmasıdır. Diğer bir deyişle, yüksek gelir gruplarının payı pek değişmediği halde, grubun bileşimi değişir. Türkiye’de eskiden beri bu eğilim yaşanmaktadır.

Servetin iki temel kaynağının olduğu söylenir: Alın teri ya da ilham. Ama tüm dünyada servetin geçmiş ayrıcalıklardan (zengin ailelere ait olmak gibi) gelen daha önemli bir kaynağı daha vardır. İncelemekte olduğumuz rantlar bu kaynaklara dördüncü bir başkasını ekler.

Rantlar bütün toplumlarda, uygar Batı ülkelerinde de vardır. Ama tutucu ülke, sistem ve toplumlarda bu rantlar çok daha fazladır. Yukarıda belirttiğim gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi sisteminde rantlar baskın bir yere sahiptir. Bu gelenek Türkiye ekonomisinde de etkindir. Böylece, haksız kazanç yaratan rantlar Türkiye ekonomisinde adeta beşinci servet kaynağı niteliği taşır.

Rantların yaratabildiği bir önemli sonuç da, çeşitli rant gruplarını içeren toplumlarda eşitlik sağlayacak önlemlerin başarı şansının az olmasıdır. Çünkü bu amaçtaki her önlem bazı rant gruplarına zarar getirebilir. Dolayısıyla, eşitlik politikalarına karşı rant gruplarının direncini aşmak zor olabilir.

Burada rantla (yolsuzlukla), gelir eşitsizliğiyle ilgili üç çalışmadan kısa görüşler aktarmak istiyorum. D.Acemoğlu ve arkadaşları bir yazılarında (Acemoğlu et al., 2005: 421-428), ülkeler arasında kurumların neden değişiklik gösterdiği konusunu inceliyorlar. Bu durumu açıklayan dört görüş bulunduğunu, kendilerinin bunlardan şimdi anlatacağım “toplumsal çatışma (conflict)” görüşünü benimsediklerini belirtiyorlar.

Bu son görüşe göre, iktisadi ve siyasal kurumlar daima toplumun tümü tarafından (ve toplumun toplamının çıkarına) seçilmemektedir. Seçim, seçimin yapıldığı zamanda, siyasal gücü kontrol eden gruplarca (belki de diğer gruplarla çatışma sonucu olarak) yapılmaktadır. Bu seçici gruplar kendi öz rantlarını ençoklaştıracak iktisadi kurumları seçeceklerdir. Ortaya çıkacak kurumlar da toplum-fazlayı (surplus), serveti ya da geliri ençoklaştırıcı nitelikte olmayabilecektir.

Bu toplumsal çatışma görüşünü “etkin kurumlar” görüşünden ayıran özellik, kurumların herzaman etkin olduğu varsayımını yapmıyor olmasıdır. İktisadi kurumlar ancak, i) gücü, geniş-temelli mülkiyet hakları uygulanmasında çıkarları olan gruplara dağıttığı, ii) gücü elinde tutanlar üzerinde etkin sınırlamalar yarattığı, iii) güç sahipleri tarafından yararlanılacak rantların görece az olduğu koşullarda iktisadi büyümeyi destekleyici nitelik kazanır (Acemoğlu et al., 2005: 428, Abstract).

Aynı yazarların, incelediğim ama yerini belirleyemediğim yeni bir yazısında benzer görüşler ileri sürülmektedir. Bunlara göre, demokrasi yönetiminin gerçek bir demokrasi sayılabilmesi için toplum içinde toplayıcı olması, herkesi kapsaması (“inclusive” olması), grupları, kişileri çıkarıcı, dışlayıcı (extractive) olmaması gerekir. Ancak böyle bir yaklaşımla toplum içinde hak ve adalet sağlanabilir. Burada önemli olan olgulardan biri de çalışma gereksinim ve gücü olan herkesin yeterli gelir sağlayacak iş olanağına sahip olmasıdır.

Bilindiği gibi, bu olanak bugünkü toplumların çoğunda, özellikle Türkiye ve Latin Amerika gibi ülkelerde herkese açık değildir. Bu ülkelerde büyük bir azörgütlü kesim (enformel sektör) vardır. Bu kesimi çeşitli yazılarımda52 ele alıp inceledim. Burada yalnızca bir rant edinme şekli olan yolsuzlukla ilgili olan ve enformel kesim ve gelir eşitsizliği arasındaki ilişkiye farklı şekilde bakan bir yazının (Dobson, Ramlogan-Dobson, 2012: 1534) bulgularına dikkat çekeceğim.

Yazarlar, bildikleri kadarıyla, makalelerinin eşitsizlik, yolsuzluk ve enformel kesim arasındaki bağı görgül biçimde inceleyen ilk yazı olduğu kanısındadırlar. Yazının kilit bulgusunun, azörgütlü kesimin yolsuzlukla eşitsizlik arasındaki değiş-tokuşu etkilediğini göstermesi olduğunu söylüyorlar. Latin Amerika üzerindeki yeni araştırmalar böyle bir değiş-tokuş bulmuşlardır. Bu bulgunun bu bölgede enformel kesimin sahip olduğu büyük payın bir sonucu olduğu düşünülebilir.. Diğer bir deyişle, enformel kesim büyüdükçe yolsuzluğun eşitsizlik üzerindeki arttırıcı etkisi azalmaktadır.

Oysa bu alanda, yolsuzluğun gelir eşitsizliği için kötü etkili ve zararlı bulunduğu şeklinde bir alışılmış görüş vardır. Bu anlayışa uygun olarak, birçok araştırma yolsuzlukla eşitsizlik arasında olumlu bir ilişkiye ulaşmıştır. Böylece, daha çok yolsuzluk daha çok eşitsizliğe yol açmaktadır. Yazarların bulgularına göre, bu anlayışa ters olarak, yolsuzluğun marjinal etkisi enformel kesim büyüdüğünde eksi olmaktadır. Yazı, yolsuzluğa karşı politikaların, azörgütlü kesimde çalışan işçilere işsiz kalmaları halinde yardım edecek önlemlerle birlikte yürütülmesi gerektiği şeklinde bir öneri de ileri sürmektedir.

Anladığım kadarıyla yazı, benim de katıldığım ve Türkiye için geçerli saydığım şunları söylüyor: Enformel kesimde, örneğin kayıt dışında ya da taşeron olarak çalışmak şeklindeki yolsuzluk, özellikle sözkonusu kesim büyük boyutlara ulaştığında, eşitsizliği değil, eşitliği arttırma şeklinde etki yaratır. Çünkü burada çalışan işçiler için, bu azörgütlü kesimde çalışmanın seçeneği (alternatifi) hiç çalışmamak, gelir elde edememektir. Bunun da eşitsizliği arttırması doğaldır.

Öte yandan, ekonomilerde yolsuzlukların incelediğim yazıda ele alınanlardan ibaret olmadığı bellidir. Bu diğer yolsuzlukların, bu arada örneğin rüşvet ve karaborsanın, rantların yüksek düzeylere ulaştığı ülkelerde daha çok olması da doğaldır. Öte yandan, karaborsanın, dışalımın bugün Türkiye’de olduğu gibi serbest ve bol olduğu zamanlarda düşük olması da normaldir.

Burada son zamanlarda gizlilik iktisadı (forensic economics) diyebileceğimiz yeni bir yaklaşıma da dikkat çekmek istiyorum. Bu iktisat türünde çeşitli alanlarda gizli davranışlar konusunda kanıtlara ulaşma amacı güdülmektedir. Bu gizli davranışlara şu örnekler verilebilir: Sınav kopya ve sahtekarlıkları, bina ve yol yapımlarında eksik, bozuk malzeme kullanılması, Birleşmiş Milletler’in kurallarının ihlali, zorunlu olmayan doktorluk etkinlikleri ve ameliyatları, işlendirme alanlarında yasalara uyulmaması v.b. (Zitzewitz, 2012: 731).

Yazıya göre, bu tür olayların gelişmemiş ülkelerde çok yaygın olduğu bilinir ve söylenir. İktisadi gelişmede devlet yolsuzluğunun bu ülkelerin büyümesinin önündeki en önemli engel olduğu belirtilir. Ama aynı tür yolsuzlukların, devlet tökezlemelerinin gelişmiş ülkelerde ve uluslararası kuruluşlarda da yaygın olduğu görülmüştür. Reklama dayalı basın etkinliklerinde de benzer bozukluklar bulunur (s. 757).

Betimlemeye çalıştığım nitelikleriyle Türkiye yeni bilgi ve bilişim devriminde yenilikleriyle özgün bir katkı getirebilir mi?53 Bu soruya olumlu yanıt verebilmek istiyorum. Bu yazının amacı da zaten böyle özgün davranışa özlem ifadesidir. Ama bu olumlu yanıtı vermenin zor olduğunu da biliyorum.

Bu düşüncelerle, bu yazının temeli olan konferanstaki konuşmamı yenilikler, kişi özgürlüğü ve yeteneklerinin geliştirilmesi, gelir dağılımında adalet, eşitlik, kalkınma konularını ele alarak sürdürmüştüm. Bu Armağan’a yazı verme zaman sınırına uyabilmek ve zaten çok uzayan yazıyı daha da uzatmamak için bu konuları bu yazıda hak ettikleri genişlikte ele alamıyorum, çok özet açıklamalar vermekle yetiniyorum. Açıklayamadığım bu konuları önceki konferans ve çalışmalarımda ele aldığım gibi, ileriki yazılarımda incelemeyi umuyorum.

 

D. Yenilikler, Gelir Dağılımı, Eşitlik, Kalkınma

 

Yenilik

Bence son zamanlarda iktisat alanında aşağıdaki değişmeler, yenilikler yaşanmış ve yaşanmaktadır: i) Yenilikler, bu alanda son zamanlarda yaşanan değişmelere bağlı olarak ekonomilerin gelişmelerinin temel gücü niteliği kazanmıştır. ii) Dünya ekonomisinde gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerin ağırlıkları ve iii) Batı ekonomileri köklü biçimlerde değişmiştir. iv) Sonuçta, gelişmekte olan ülkelerin “gelişmesi” kavramında önemli değişiklik yaşanmıştır.

İlk noktada, (Benkler, 2011:85)den bir alıntıyla başlıyorum: Çevreye uyumun, yaratıcılığın ve yenilikçiliğin örgütlerin ve bireylerin gelişmesinin bir önkoşulu haline geldiği görülmektedir. Öğrenme, uyum, daima daha iyi olma istencesi gibi nitelikleri geliştirme içsel güdülenmesine sahip olma, belirlenmiş bir bağlamda iyi kavranmış hareketlerde masraf, yarar, risk ve ödülleri hesaplama gücüne sahip bulunmaktan daha önemli hale gelmiştir. Bu içsel güdülenmeden kaynaklanan sezgi, yaratıcılık ve yenilikçilik herkesten, heryerden ve herzaman gelebilir.

Bu gelişmelerde şu etkinlikler önemlidir: i) Yaratıcı, ufuk açıcı eğitim ve öğrenim olanakları bütün topluma, bütün bölge ve kesimlere açılmalıdır. ii) Herkesin bildiği gibi, araştırma ve geliştirme etkinlikleri öne çıkarılmalıdır.54 iii) Kişiler ya da kurumlar tarafından oluşturulacak dokunulamaz sermayeye, “marka” kavramı altında toplanabilen ögelere ve varlıklara ağırlık tanınmalıdır.55 iv) Herşeyden önce kişi eşitlik ve özgürlüğü temel değişken olarak alınmalıdır.

Son nokta çok önemlidir. Eşitliğin önemini aşağıda vurgulayacağım. Burada özgürlük konusunda özet bilgi vermekle yetineceğim. Bence özgürlük hem çeşitliliğin, farklılığın, hem de yeniliğin ve yaratıcılığın özüdür. Bu yenilikler doğanın her yanında yaygındır.56 Doğanın ortak özelliği olan özgürlüğün insan gibi bilinç sahibi bir türde fazlasıyla bulunması da doğaldır. Yukarıda D.North’dan (2005) alıntıladığım bir görüşün söylediği gibi, evrim kuramına ters olarak, davranışlarını amaçlarının belirlediği insan türünün gelişmesi kendi algılama, seçim ve kararları tarafından yönetilir.57 Bu kararların özgürlükler ortamında alınmasının büyük önemi vardır.

Özgürlük her kesimde aynı önemde değildir, bilim ve sanat gibi sorgulayan yaratıcı alanlarda daha önemlidir. Bazıları, bu olguya ve tutucu bir toplum olan A.B.D.de halk çoğunluğu için özgürlüğün bulunmadığına, ama bilimadamları ve sanatçıların büyük özgürlüğe sahip olduğuna dayanarak, tüm toplum açısından özgürlüğün gerekmeyebileceğini söylerler. Ama bence, yeniliğe her kişinin açık olduğu günümüz ortamında tüm toplumun özgür olması, her bilim ve sanat adamının da bu özgürlüğü savunması gerekir.

Özgürlüğün ayrılmaz bir parçası olduğu yenilik herzaman bir üretim girdi ve etkeni olmuştur. Dünyada özgürlüğün yeniliğe katkısı Aydınlanma ve Sanayi Devrimi’nde daha da önemli hale gelmiştir. Günümüzde bu önem daha da artmıştır.

O kadar ki, bazılarına göre özgürlük üretimin yerini almıştır. Ben bu görüşü aşırı buluyorum. Bence günümüzde yaşanan olay, daha ziyade, çeşitli üretim aşamalarında yeniliğin temel kaynaklarından birini oluşturan tasarım aşamasının çok daha büyük bir ağırlık ve önem kazanmasıdır. Diğer bir deyişle, bilgi, dokunulamaz sermaye ve bunlardaki büyük katkısı nedeniyle özgürlük üretimde öne çıkmıştır.58

Yine bazılarına göre, yeni yenilikçi, yaratıcı orta sınıflar ortaya çıkmış, enazından ekonominin üretim sürecine egemen olmuştur. Ben bu görüşü aşağıdaki nedenlerle aşırı buluyorum: İlk neden orta sınıflarda pek de yaratıcı olmayan sivil ve resmi bürokrasinin büyük bir ağırlığa sahip olmasıdır. İkinci neden işçi sınıflarının hâlâ güçlerini ve önemlerini korumalarıdır.

Diğer bir neden, böyle bir orta sınıfın var olmasının, gelişmesinin gelir dağılımında yaratacağı sonuçla ilgilidir. Örneğin, yeniliklerin önemli role sahip olduğu A.B.D.de, sözkonusu orta sınıfların ağırlığının artmasının sonucu gelir dağılımının eşitlik yönünde gelişmesi olmalıydı. Oysa, bilindiği gibi, son zamanlarda A.B.D.de, tam tersine, gelir ve servet eşitsizliği önemli ölçülerde artmıştır.

Burada son olarak değinmek istediğim, özgürlükle girişimcilik ilişkisidir. Girişimciler konusunda bana önemli görünen aşağıdaki noktaları ileri sürmek istiyorum: i) Girişimci kavramı genellikle çok geniş bir kütleyi kapsamaktadır. Oysa, gerçekten başarılı olmuş, önemli, insan yaşamını zenginleştiren yenilikler yaratmış girişimci sayısı çok azdır. Ayrıca, başarılı girişimci beklenen tiplere de benzemeyebilir.59 ii) Girişimcilikte bence en önemli özellikler otoriteye, alışılmış kurallara uymama şeklindeki güçlü eğilimlerdir. iii) Girişimcinin diğer bir temel özelliği dünyayı herkesin gördüğünden farklı görmesidir. iv) Bir kitap değerlendirmesinde (The Economist, January 14th, 2012: 80) kaydedildiği gibi, girişimci, normal bir davranışı olarak, herkesin sorunlar olarak gördüğünü fırsatlar olarak algılar.

Yeni bir yazıda (Anthony, 2012: 46, 47, 50), dünyada yenilik tarihinde dört aşama ayrılıyor. Bunlardan insanlık tarihinin büyük kısmını kapsayan ilkinde bireysel, kendi kendine yeten, yalnız yenilikçiler egemendir. Yaklaşık 1915 tarihi öncesinde gerçekleştirilen bu yeniliklere örnek olarak Gutenberg’in ve Edison’un yenilikleri, buluşları gösterilebilir.

İkinci aşamada, bir yüzyıl önce gerçekleşen “birleştirme yolu (montaj hattı, assembly line)” sürecinin başarıya ulaşmasının sonucu olarak şirketlerin yeniliklerdeki önemi ve ağırlığı artmıştır. Çünkü artan karmaşıklıkları ve masrafları ile yenilikler bireylerin erişiminin dışına itilmiştir. Bu ikinci dönemin kahramanları şirket laboratuarlarında çalışanlardır. Şirketlerin kendileri de aynı etkinliklerde yenilik istismarcıları olmaktan yenilik yaratıcıları düzeylerine yükselmiştir.

Üçüncü aşamanın tohumları 1950’li yılların sonları ve 1960’lı yıllarda atılmıştır. Bu gelişmenin altında yatan neden şirketlerin aşırı büyük ve bürokratik niteliğe bürünmüş olmasıdır. Yenilikçiler firmaları terketmeye başlamışlar, isyancılar benzer yaklaşım ve beyin sahipleriyle birleşip yeni şirketler kurmuşlardır. Bunların sermaye gereksinimini sağlayan da maceracı (venture) sermaye olmuştur. 1970’li yıllarda olgunlaşan bu aşamanın ünlü örneklerinden ikisi “Apple” ve “Microsoft” gibi girişimlerdir.

İlk üç aşamayı niteleyen icatlar tipik olarak (ama daima değil) büyük teknolojik yenilikler olurken, şimdi anlatacağım dördüncü dönem yenilikler daha çok iş yaşamı (business) modelleridir.

Günümüzde yenilik önceleri hiç olmadığı kadar ucuzdur. Gerekli araçlar adeta masrafsızdır, piyasalar aşırı ölçülerde birleşmiştir. Bunlar yenilik yapabilme yeteneklerini kütlelerin kullanımına açmış ve fikirlerin hızlı yayılabilmesini sağlamıştır. Dördüncü dönem yenilikleri hem gelişmekte olan hem de gelişmiş piyasalarda çok büyük büyüme potansiyeline sahiptir.

Öte yandan, şaşırtıcı olarak, yeniliğin girişimcilere yardım eden kolaylığı ve hızı, onların aleyhine de gelişebilmektedir. Aşırı rekabet, yeniliğin gelişme dalgalarının kısalaşmasıyla birleşince, yeni kurulan şirketlerin sürekli rekabet üstünlüğü kazanmaları eski zamanlarda olmadığı kadar zorlaşmıştır.

Yeniliklerin başlıca olumsuz etkisi, yarattığı verimlilik artışının işçi istemini azaltabilmesi olasılığıdır. Otomasyonun, robotların işçiye olan talepleri olumsuz yönlerde etkilediği bilinir. Yukarıda özetlediğim internet gibi yeniliklerin de gerekli zihinsel etkenleri ve zamanı azaltma özellikleri vardır. Bunlar arasında bence en önemlisi, sözkonusu yeniliklerin tek bir yetkin kişide birkaç işi birlikte yapabilme gücü yaratabilmesidir. Türkiye gibi istihdamında enformel kesimlerin, az vasıflı işgücünün çok büyük olduğu ülkelerde bu sakıncalar daha da yoğunlaşır.

Buraya kadar yukarıda belirttiğim dört değişmeden ilki üzerinde durdum. Şimdi ikinci değişmenin esas hatlarını özetlemeye geçiyorum: Bilindiği gibi, son yıllarda Batı ekonomileri bunalımlarla boğuşurken, bazı gelişmekte olan ülkeler, özellikle Çin büyümenin motoru haline gelmiştir. Bazılarına göre, Türkiye de bu tür gelişmekte olan ülkeler arasında yer almaktadır. Ben, iki paragraf sonra özetleyeceğim gibi, bu görüşe katılmıyorum.

Üçüncü değişme Batı ülkelerinin çok değişmiş olmasıdır. Batı ekonomilerinde finans kesimi öne çıkmış, bu kesim adeta ekonomiden bağımsız hale gelmiştir. Birçok Batı ekonomisi borca batmış, ya da durgunlukla, bunalımla boğuşmaktadır.60 Sanayi etkinlikleri ikinci plana itilmiş, sanayinin alt ve orta katma değer üreten kesimleri, dikine uzmanlaşma yoluyla gelişmekte olan ülkelere aktarılmıştır. (Bu konuda (Bulutay, 2005b)ye bakılabilir.)

Dördüncü değişme daha da önemlidir. Bazı yazarlara göre, günümüzde değişen gelişmekte olan ülkeler değildir; gelişmenin (kalkınmanın) kendisi değişmektedir Bugünün gelişmekte olan piyasaları elli-yüz yıl önce yaşamışların karşılaştıkları küreselleşmeden farklı bir küreselleşme içinde yaşamaktadır. Enformasyon ve iletişim teknolojisi gelişmekte olan ülkeler yararına çalışmaktadır (The Economist, August 4th, 2012: 61). Sanayileşme bugün, sanayileşmeye kolayca yaklaşabilecek durumda olmaları koşuluyla, yoksul ülkelerin kolayca ulaşabileceği bir konumdadır. Benim Türkiye açısından en büyük kaygım, ekonominin, aşağıdaki paragrafta belirttiğim gibi, böyle bir sanayileşmeye yaklaşma politikası izlememesidir.

Türkiye, bence maalesef dünyanın büyüme motoru olan ülkeler arasında değildir. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizin bu ülkelerden iki temel farklılığı vardır: i) Türkiye kendi öz tasarruflarıyla büyüyen, geleceği güvence altında olan bir ekonomiye sahip değildir. Çin gibi cari fazla vermemekte, büyümeyi sıcak parayla, korkunç cari açıklarla sağlamaktadır.61 ii) Türkiye’nin uygulamakta olduğu modelde, sanayi ürünleri yüksek katma değer üretememekte, sanayi Batı sanayilerine bağımlı bulunmakta; hepsinden önemlisi, sanayide gelecekte kendi ayakları üzerinde yükselen, bağımsız bir potansiyel güç oluşturma hedefi ön planda tutulmamaktadır.62

Bence bu olumsuz sonucu yaratan iki temel neden vardır: i) En temel neden dünyanın değişmesi, yoğun sermaye akımlarını içeren küreselleşme ortamının yaşanmasıdır. ii) Bu ortamda Türkiye yalnızca bugünü, kısa vadeyi gözönüne alan kolay yolu seçmiş, 2002 yılı sonrasında bu modeli uygulamıştır.

İlk neden açısından 2002 (ya da 2000) yılı öncesi ve sonrası iki dönem arasında şu önemli farklar vardır: Türkiye ekonomisi açısından, a) belirleyici değişken eski dönemde yurt içi koşullar iken, sonraki dönemde dış ekonomik ortamın özellikleridir; b) eski dönemde, 1980 ve 1990’larda az olan dış kaynaklar daha çok devlet bütçesi açıklarının finansmanında kullanılırdı. Dış kaynaklar sonraki, günümüzdeki dönemde çok büyük hacimlere yükseldi ve ekonominin büyümesinin arkasındaki temel büyüme etkeni niteliğini kazandı.

c) Büyük dış akımların yarattığı aşırı değerli TL dışalımı coşturdu, ekonomide dışticaret hacmi önceki dönemlerle kıyaslanamayacak büyük hacimlere ulaştı; çok büyük dışticaret açıkları, cari açıklar verildi (Bulutay, 2011). d) Aynı dış sermaye akımları, özel kesimin dış kaynaklara erişimini kolaylaştırmış, bu da dış borçlarda özel dış borçların ağırlığını arttırmıştır.

e) Hanehalklarının borçları da aynı dönemde aşırı sayılabilecek ölçülerde artmış, bunlarla da desteklenen tüketim artışları başlıca büyüme etkeni niteliği kazanmıştır. f) Önemli bir diğer nokta, dünyada yaşanan son 2009 bunalımından sonra Türkiye’nin cari açığının hem çok büyümesi hem de finansmanın kötüleşmesidir. Bunalım öncesi finansman kaynakları daha çok doğrudan yabancı yatırımlar ve uzun vadeli borçlar iken, bugünlerde kısa vadeli borçlar ve sıcak paradır (OECD, 2012b: 46, 57, 58).

Bu değişmeler ışığında ikinci nedene geçerek, günümüzde Türkiye’nin benimsediği büyüme modelini çok sakıncalı bulduğumu belirtmeliyim. a) Sözkonusu küreselleşme ortamının sağladığı sermaye akımlarına, sıcak paraya, portföy yatırımlarına dayanan model terkedilmeli; aynı küreselleşmenin sağladığı bilgi ve yenilikleri esas alan model benimsenmelidir.

b) Sanayi alanında, enazından uzun sürede, dikine uzmanlaşma yaklaşımının sonucu olan taşeronlaşma politikaları ile uzun sürede başarı sağlamak zordur. Bunun yerine bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen, özgün ve yüksek teknoloji ve katma değerli sanayi oluşturma politikalarına geçilmelidir.

c) Dışticaret alanında aşırı dışalım eğilimi ve geniş ölçülerde dışalıma bağımlı dışsatım uygulamaları terkedilmeli; bağımsız, yüksek ve net katma değerli dışsatım politikaları benimsenmelidir. Zaten rekabet güçlükleri içinde bulunan (Türkiye “World Economic Forum”un 2010-2011 küresel rekabet raporunda, 133 ülke arasında 59. sırada yer almaktadır (OECD, 2012b: 98)) Türk dışsatımı, aşırı değerli ve değerlenen TL’nin yarattığı ek güçlüklerinden korunmalıdır.

Son nokta olarak, piyasaların varlığı, piyasalarda denge ve fiyatlar elbette çok önemlidir. Ama piyasalar yanında planlamaya da yer verilmelidir. Aynı şekilde, piyasaların yarattığı dengeler de vazgeçilmez niteliktedir, ama, özellikle kalkınma girişimlerinde dengesizlikler de önemlidir. Bu dengesizliklerde artan getirilerin büyük katkısı unutulmamalıdır.63 Fiyatlarda, sabit, veri sayılan fiyatlara dayalı durağan karşılaştırmalı üstünlükler kuramının yerine, çok eskiden beri vurguladığım gibi, aynı kuramın devingen türü esas alınmalıdır. Özellikle bilgi ve yenilik alanlarındakiler olmak üzere, her tür olumlu ve (zararlı etkileri nedeniyle) olumsuz dışsallıklar gözönüne alınmalıdır.

Gelir Dağılımı, Eşitlik, Kalkınma

Buradaki açıklamalarımda aşağıdaki konulardaki görüşlerimi çok özetleyerek açıklamakla yetineceğim: Gelir dağılımının, i) temel konu ve sorunları, ii) yoksulluk konusu, iii) gelişme, kalkınma süreçlerinde durağan karşılaştırmalı üstünlük kuramının, veri piyasa fiyatlarına dayanan yaklaşımının sakıncaları.

Bu özetlerden önce, gelir dağılımı alanlarında dünyada, ülkeler içinde ve Türkiye’de gözlenen eğilimleri kısaca ele alacağım. İçinde yaşanan, yeniden yaratılan gelir eşitsizliklerine, bu eşitsizliklerin mağduru durumunda bulunan halk kütlelerinin oylarıyla neden karşı çıkmadıklarını anlayamadığımı belirteceğim.

Gelir dağılımı konusunda İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyasında iki farklı dönem vardır. Bunlar 1970 ya da 1980 öncesi ve sonrasıdır. Geniş ölçüde 1950 ile başlayan ilk dönemde, gelişmiş dünya ülkeleri gelişmemiş ülkelere göre daha hızlı büyüdükleri için, ülkeler arası gelir dağılımı eşitsizlik yönünde gelişiyordu. Buna karşılık, aynı dönemde Batı ülkeleri içindeki gelir dağılımı eşitlik yönünde bir gelişme gösteriyordu.

Bu eğilimler ikinci dönemde tersine döndü. Bu dönemde, özellikle son zamanlarda daha hızlı büyüyen ülkeler bazı Asya ülkeleri oldu. Bunun sonucunda uluslararası gelir eşitsizliğinin azalması eğilimi yaşandı. Buna karşılık, birçok gelişmiş ve gelişmemiş ülke içinde gelir dağılımları eşitsizlik yönünde gelişti. Bu son eğilimin sonucu olarak, ülkeler geliştikçe gelir dağılımları düzelme, eşitlik yönünde gelişir diyen Kuznets yasası geçerliliğini yitirdi.

Son zamanlarda ülkeler içinde eşitsizlik eğilimlerinin artması olgusu, Latin Amerika ülkelerinin bazısında pek görülmedi. (Buraya kadar verdiğim açıklamalar konusunda (The Economist, October 13th, 2012: 3, 4, 6)ya da bakılabilir.) Türkiye’de de böyle bir eşitlenme gelişmesinin yaşandığını savunanlar vardır. Örneğin, (OECD, 2012b: 32-34) TÜİK’in gelir dağılımı verilerini kullanarak bu görüşlere katılmaktadır. Ben, başka yazılarımda (örneğin, Bulutay, 2006b: 16) açıkladığım gibi, bu görüşlere katılmıyorum.

Belki, son yıllarda faizlerde yaşanan büyük düşüşler gelir dağılımında eşitlik yönünde iyileştirme yaratmış olabilir. Ama bunlar sözkonusu gelir dağılımı verilerine pek yansımamaktadır. Aşağıdaki tabloda yer alan menkul kıymet sayıları bu durumu göstermektedir.

Eşdeğer Hanehalkı Kullanılabilir Gelirine Göre Gelir Türü Payları

2010 Yılı Gelir Payları

 

En Düşük %20 Gelir Grubu

En Yüksek %20 Gelir Grubu

Maaş-Ücret

25.3

46.6

Yevmiye

20.6

0.6

Müteşebbis

23.6

21.3

Gayrimenkul

1.3

6.0

Menkul Kıymet

2.9

5.6

Emekli ve Dul-Yetim Aylıkları

9.1

17.0

Diğer Sosyal Transferler

9.6

0.7

Hanelerarası Transferler

6.4

2.2

Diğer Gelirler

1.1

0.0

Kaynak: TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2011: 368.

Esasında, tabloda yer alan sayılar Türkiye’ye ait genel gelir dağılımı verilerinden çok, ücret ve maaş (emeklilik maaşları dahil) dağılımı verilerini göstermektedir. En düşük %20 gelir grubu ile en yüksek %20 grubundaki paylar arasındaki en büyük farklar (zengin grubu lehine olmak üzere) bu kalemlerde gözlenmektedir. Gerçeği yansıtan bir gelir dağılımında karşılaşılacak en uygun paylar yalnızca “diğer sosyal transferler” ve “yevmiye” gelirlerinde görülmektedir. Menkul ve gayrimenkul kıymetler payları arasındaki farklar da çok küçüktür. Müteşebbis gelir payı en düşük gelir grubunda en yüksek gelir grubundaki paydan yüksektir. Dolayısıyla, bu sayıların gerçekleri yansıttığı çok şüphelidir.

Burada, Türkiye’de son zamanlarda büyük önem kazanan borsanın ve eskiden beri var olan, ama son zamanlarda ağırlıkları artan konut ve taşınmaz piyasalarının yarattığı balonların etkilerinin yok olmasının da gelir dağılımını değiştirebildiğini belirtmek istiyorum. Yukarıda da yararlandığım yazı (Martin, Ventura, 2012: 3036) bu konuda şunları yazıyor: “Balonlara ait piyasa temizlendiğinde, kaynaklar etkin olmayan yatırımcılardan tüketicilere ve etkin yatırımcılara transfer edilmiştir.”

Günümüzde geniş çevreler gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliğin aşağıdaki temel sakıncalarını kabul etmektedir: i) Dağılım eşitsizlikleri ülkelerin büyümesini, kuşaklar-arası toplumsal hareketliliği olumsuz yönlerde etkilemektedir. Bu çevrelere iş dünyasına yakın oldukları bilinen The Economist dergisi ve IMF de dahildir (The Economist, October 13th, 2012: 3-6, 23-25).

Aynı eşitsizlikler ii) özellikle yarattıkları yolsuzluklar ve rantlar yollarıyla toplumlardaki adaletsizlikleri yoğunlaştırmakta, toplumsal birliktelik (uyumluluk) ve dayanışmayı zayıflatmakta, ayırımları kesinleştirmekte, iii) toplumsal hareketliliği azaltarak, yoksulluğu arttırarak fırsat eşitliğini yok etmektedir.64

Bilindiği gibi, bu konularda çeşitli ve yoğun tartışmalar yapılmaktadır. Örneğin sağcı iktisatçılar yeniden bölüşüm önlemleri yerine kazanç ve üretim teşviklerine ağırlık verilmesini önermektedirler. Ben burada bu tartışmalarda önemli bulduğum birkaç noktayı ele almakla yetineceğim.

Önce, yeniden bölüşüm harcamalarını, az gelirlilere, işsizlere yardımı çok yerinde bulduğumu belirterek başlamak istiyorum. Bunlara ek olarak, üretimin hemen her çeşidinde ve düzeyinde toplumsal verimliliğin bireysel verimliliğin üstünde olduğunu belirtmeliyim. Dolayısıyla, bu toplumsal verimliliğe ayrıcalıklı kesimlerin geniş ölçülerde el koymasının engellenmesini en temel iktisat politikası aracı olarak görüyorum. (Öte yandan, yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi, bu yardım harcamalarının önemli bir kısmı orta ya da üst gelir gruplarına gitmiştir.)

Bu yazımda esas vurgulamak istediğim nokta şudur: Dünyada ve Türkiye’de çeşitli gönenç harcamaları ve önlemleriyle halk kesimlerinin içerildiği, kapsandığı doğrudur ve çok yararlı olmuştur. Ama bu önlem ve harcamalarda kapsanan geniş ölçüde halk kesimlerinin tüketimleri olmuştur. Oysa asıl içerilmesi gereken nitelikler üretim alanına aittir. Benim bu görüşümle yukarıda belirtiğim sağcı düşünürlerin teşvik anlayışı çok farklıdır. Onlar daha çok mevcut ayrıcalıklı durumlardaki kişi ve kuruluşlara teşviği savunurlar; ben az gelirli halk kesimlerine üretim gücü sağlamayı öneriyorum.

Benim önerimin özü şudur: Halk kütlelerinin üretim yeteneklerinden yararlanılmamaktadır. Çünkü genel gelir düzeyinin düşüklüğü yanında gelir eşitsizliğinin sonucu olarak halk kütleleri doğal açıdan sahip olmaları gereken yeteneklerini kullanmak şöyle dursun, bu yeteneklerinin farkında bile değildir. Dolayısıyla, bu halk kesimlerine daha eşit gelir dağılımının sağlayacağı gelir, eğitim, kendini geliştirebilme olanakları verilmelidir.

Bu görüşümün altında yatan etkenler şunlardır: i) Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, günümüzde bilgi ve beşeri sermaye en önemli büyüme etkeni olma niteliği kazanmıştır. Burada da yukarıda belirttiğim tüketim ve üretim ayırımı önemlidir. Şunu söylüyorum: Bilgi ve teknoloji yalnızca bir tüketim konusu olmamalı; bilginin üretimi, yani bilim, yenilik yaratma temel hedef olarak seçilmelidir. ii) Bir toplumun yaşamında toplumsal yapı, fiziksel yapıdan daha önemlidir. iii) Günümüzde giderek hızlanan değişim ve yeniliklere uyum insanlar için, fiziksel yapıların uyumundan daha kolay ve hızlıdır. Bu son noktaya uygun olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük fiziksel yıkıma uğramış Avrupa ülkeleri yurttaşları gelişme olanaklarını kısa sürede yaratabilmişlerdir. Gelişmekte olan ülkeler ise fiziksel yapı oluşturmakta büyük zorluklarla karşılaşmaktadır.

iv) İnsan yaşamında, ayırım ve ayırımcılık yaratan kültür, özellikle gelenek, töre ve adetler kişinin etkinliğini geniş ölçülerde etkilemektedir. Örneğin (Hoff, Pandey, 2006)da açıklandığı gibi, Hindistan’da kişilerin ait oldukları grupların (kastların) geleneklerle belirlenmiş hiyerarşik durumları açıklıkla belirtildiğinde, düşük statüde yer alan bireylerin başarımları, etkinlikleri önemli ölçülerde azalmaktadır. Böylece, sözkonusu kültür, gelenek ögeleri toplumlardaki eşitsizliklerin kalıcı nitelik kazanmalarına neden olabilmektedir. v) İşlerin, istihdamın geleneksel yapısı, örneğin Türkiye’de olduğu gibi kadınların işgücüne düşük oranlarla katılımları, “kız çocukları okumaz” geleneksel anlayışı, toplumun işlendirme ve işsizlik gibi işgücü piyasası eğilimlerinden çok daha önemli ve belirleyicidir.65

Bunlara dayanarak bir ülkede gelir dağılımı eşitlik, eşitsizlik eğilimlerini büyüme kadar önemli buluyorum. Toplumların temel iktisadi hedeflerinde büyüme yanında gelir dağılımı eşitlik kavram ve ölçütlerine de yer verilmesini öneriyorum. Ayrıca, toplumsal amaçlarda kültürlerin bireyleri geriletici, gelişme olanaklarını köstekleyici yanlarının temizlenmesini savunuyorum.

Gelir dağılımı ile ilgili diğer bir önemli nokta yoksulluktur. Sevinilecek bir gelişme, yoksullukla savaşın dünyada yaygın bir önem kazanmasıdır. Yukarıda bir notta da yararlandığım çalışmasında OECD (2011: 43, 44) bu konularda şunları söylemektedir: OECD ülkelerinde toplumsal adalet şunları yapmayı gerektirmektedir: i) Yoksulluğun engellenmesi, ii) eğitime erişim, iii) işgücü piyasasına dahil olma, iv) toplumsal uyumluluk ve dayanışmanın (cohesion) varlığı ve ayırımcılığın olmaması, v) yaygın sağlık ortamı ve kuşaklar arası adaletin sağlanması.

Yukarıda da söylediğim gibi, bu önerilere katılıyorum. Ama şunları da eklemek istiyorum: Bazı değerli çalışmalar (örneğin, Curie, 2011: 1, 17) yeni bir gelişme olan epigenetiğe yoksullukla ilgili olarak büyük önem veriyorlar. İyi anlayabilmişsem, epigenetik insanların (ya da hücrelerin) yaşadıkları ortam ve koşulları da genetik yoluyla aktarabilmesini ifade etmektedir. Özellikle yoksulluk içinde yaşayan, iyi beslenmeyen hamile kadınlar çocuklarına düşük kalite bir genetik yapı aktarmakta; böylece, eşitsizliğin, yoksulluğun sürmesine yol açmaktadırlar. Dolayısıyla, bu anne ve çocukların yaşam koşulları iyileştirilmelidir.

E.Spolaore ile R.Wacziarg’a (2012: 25/66) göre, kuşaklar arası genetik aktarımdan ziyade epigenetik aktarım geçerlidir. Epigenetik aktarımlar, her hücrenin kendi gelişme tarihinde oluşmuş olayların sonuçlarıdır. Bu olaylar hangi genlerin harekete geçeceğini ve genlerin ürünlerinin hareketlerini ve karşılıklı etkileşimini belirler. Hernekadar hücrelerin DNA sıralamaları gelişme süresinde değişmeden aynı kalırsa da, hücreler enformasyon edinir ve bu enformasyonu gelecek kuşaklarına (progeny) geçirebilirler. Bu enformasyon, epigenetik miras sistemleri olarak bilinen yolla aktarılır. Bir kişinin karaciğer, deri ve böbrek hücreleri farklı görünümdedir, farklı biçimlerde davranır ve işlev görürler, ama aynı genetik enformasyonu içerirler (25/66).

Eskiden beri savunduğum, yukarıda da kısaca ele aldığım, üç önemli noktayı da burada vurgulamak istiyorum. İlk nokta, karşılaştırmalı üstünlükler yasasının durağan değil, devingen nitelikleriyle incelenmesinin gerektiğidir. Bu görüşümü destekleyen iki örnek vermekle yetiniyorum. İlk örnek (Chang, 2008(2009): 93-99)da yer almaktadır. Chang burada “serbest ticaret yanlısı iktisatçıların gelişmekte olan ülkelerde hızlı ve büyük çaplı ticaret liberalizasyonunu nasıl haklı çıkardıkları…” görüşleri ile kendi altı yaşındaki oğlunu çalışma yaşamına sürme olanağını aynı nitelikte bulmaktadır (s. 94). Dolayısıyla, bugün altı yaşında bir çocuğu çalışma hayatına sürme ne kadar anlamlı ise, gelişmekte olan ülkeler için tümüyle serbest ticaret de (durağan karşılaştırmalı üstünlükler kuramını esas almak da) aynı derecede anlamlıdır; ikisi de anlamsızdır.

İkinci örneği (Greenwald, Stiglitz, 2006: 145, 141)den alıyorum: “Serbest ticaretin büyüme için iyi bir yol olduğu konusunda yaygın bir varsayım vardır. Buna karşın, hem bugün (Doğu Asya’da) hem tarihsel olarak (A.B.D. dahil) en başarılı ülkeler, yalnızca ticaret sınırlamalarına başvurmakla yetinmemişler, bu sınırlamalar büyüme stratejilerinin açık bir parçası olmuştur.” “Bu çalışmada şunu buluyoruz: Geniş ticaret sınırlamalarının devingen yararları, durağan masraflarını aşabilir. Çözümlememiz, (genç (infant) endüstriye ters olarak) genç ekonominin koruma düşüncesinin temelini oluşturmaktadır.”

Bu ikinci örnekle ilgili olarak, Batı iktisat yazınında egemen olan geleneksel anlayışa da benim görüşlerime de ters olan S.N.Broadberry’nin (1998: 375, 400) aşağıdaki görüşünü de aktarmak istiyorum: Bu görüşe göre, 1870-1990 döneminde hem Almanya’nın hem de A.B.D.nin toplam işgücü verimliliğinde İngiltere’yi (Britanya’yı) yakalayıp ileri geçmelerini sağlayan güç, geniş ölçüde, bu ülkelerin kaynaklarını tarımdan uzaklaştırmaları ve göreli verimlilik durumlarını iyileştirmeleridir. Buraya kadar bir terslik yoktur; görüşte ters olan şu savdır: Göreli verimlilik durumlarındaki bu iyileşmeler imalat alanından ziyade hizmetlerde gerçekleşmiştir.

İkinci nokta, bu koruma anlayışının temelinde yaparak öğrenme ve artan getiri ilkelerinin yatmakta oluşudur. Geleneksel iktisat kuramı, çok önemli saydığı denge durumunun varlığını sarstığı için artan getiriyi dışlamıştır. Oysa büyümede, özellikle kakınmada artan getirinin varlığı bir zorunluluktur. Devingen çözümlemelerin temelinde de bu kavramla ilgili olgular yatar.

Üçüncü nokta, dışsallıkların büyük önemidir. Bu önem, bilgi saçıntılarının (spillovers) egemen olduğu günümüz ortamında daha da önemli hale gelmiştir. Kentlerin, özellikle büyük kentlerin daha yüksek verimlilik düzeylerine sahip olmalarının temelinde yatan temel etken de buralarda dışsallıkların çok daha yoğun olmasıdır.66

 

SONUÇ

Zaten uzun olan bu yazıya özetler vermek istemiyorum. Yalnızca, biz iktisatçıları uzun süre düşündürmesi gereken bir temel soruyu, soruya kısa yanıtımı belirtmekle yetiniyorum: Dünyada genellikle düşüncenin yerini yalnızca bakma, yalnızca görme, çok gelişmiş teknik araçlar almıştır. İktisadi araştırmalar, nitelikleri, sağlıkları irdelenmeyen verilerin hazır formül ve modellere yerleştirilmesine dönüşmüştür. Büyük önem kazanan dokunulamaz sermaye, spekülatif gelirler üreten eski (konut, taşınmaz gibi) piyasalar ve son yıllarda öne çıkan hisse senedi piyasaları ve sıcak para akımları ekonomilere egemen olmuştur. Bütün bu gelişmeleriyle dünyamızda, gerçek, saygın ekonomik değerler üzerine sanal veriler yükleyen, sözkonusu gelişmelerle büyük eşitsizlikler yaratan karanlık bir çerçeve mi oluşturulmuştur? Bence belirsizliklerle, çeşitli boyutlarla, çelişkilerle dolu olan böyle soru ve sorunların farkına varıldığı bir bilim dünyası iyi bir dünyadır.

NOTLAR

 

(1) Büyük firmaların borçları konusunda, (Türkiye’nin İSO 500 Büyük Sanayi Kuruluşu, 2011, İstanbul Sanayi Odası Dergisi, Ağustos 2012, Özel Sayı) adlı yayının içinde yer alan başyazıdan (Türkiye Ekonomisi ve İSO 500, s. 14-16) aşağıdaki alıntıları vermek istiyorum: “2011 yılında İSO 500 genelinde, toplam borçlardaki artışın %20.1, özkaynak artışının %7.9 olmasının etkisiyle toplam borçlar/aktif (varlık) toplamı oranı %53.7 ile son 7 yılın en yüksek oranına yükselmiştir. Bu oranın yükselmesinde özel kuruluşların borç oranındaki artış belirleyici olmuştur.” (s. 15).

“Toplam borçlar/aktif (varlık) toplamının yanında, 2011’de toplam borçlar/özkaynak oranı da hızla büyümüştür. Özel kuruluşlarda toplam borçlar/özkaynak oranı 2009’da %103.8 iken, 2010’da %119.2’ye, 2011’de de %140.7’ye yükselmiştir.” (s. 15). (Bu konuda eski yıllara ait veri ve gelişmeler için (Bulutay, 2011: 475)e de bakılabilir.)

The Economist’e (July 7th 2012: 64) göre, Richard Duncan adlı bir iktisatçı son Batı bunalımı hakkında, diğerleri yanında, şunları da yazıyor: Ekonomilerinin şişmesi (boom) aşamasında politikacılar hisse fiyatlarındaki yükselişleri gözardı ettiler, tersine, bunları iyi gelişmelerin kanıtı saydılar. Aynı şekilde, özel kesim kredilerindeki artışları da dikkate almadılar. Ama sonra borsalarda hisse fiyatları düştüğünde, bankalar bunalıma sürüklendiğinde, bazı özel kesim borçları kamu kesimi bilançolarına intikal etti, bunalım yaşandı... Bugünkü sistem kapitalizm değil, kreditisizm’dir.

(2) “Gelişmiş ve azgelişmiş otuz dokuz ülkenin, 1981-2003 döneminde, imalat sanayilerindeki uzmanlaşma tipleri ile üretkenlik arasındaki ilişkileri inceleyen bir yazı (Kılıçaslan et al., 2012) panel veri tahmin bulgularına dayanarak şu sonuçlara varıyor: Çalışma üretimde mutlak uzmanlaşma ile emek üretkenliği arasında pozitif bir ilişki, fakat ihracatta uzmanlaşma ile (üretkenlik arasında) negatif bir ilişki olduğunu göstermektedir… Diğer bir deyişle, üretimde mutlak uzmanlaşma üretkenliği geliştirdiği halde, ihracatın bazı sanayi dallarında mutlak yoğunlaşması imalat sanayiinde işgücü verimliliğine zarar vermektedir.” (s. 9, 10, 30, 31).

“Dahası, bu çalışma, hem üretimde hem de ticarette teknolojik uzmanlaşmanın büyümenin temel kaynağı olan üretkenlik artışında mutlak uzmanlaşmadan daha önemli olduğunu göstermektedir… Bulgularımıza göre, düşük teknoloji yoğun üretimde ve ticarette uzmanlaşan ülkeler düşük işgücü üretkenliğine sahipken, orta ve yüksek teknoloji yoğun sanayi dallarında uzmanlaşma üretkenliği yükseltmektedir.” (s. 9, 10).

Aynı yazı (s. 30), diğer bazı ülkelerde ve Türkiye’de imalat üretimi ve ihracatının genellikle düşük teknolojili ürünlerde yoğunlaşmış olmasına karşın, hızla büyüyen Kore ve Meksika gibi bazı ülkelerin hem sanayi üretiminde hem de ticaretinde, 1980’ler – 2000’ler döneminde düşük teknoloji üretiminden yüksek teknolojiye geçtiğini söylüyor.

(3) Y.Akyüz’e göre (2012: 88, 89), gelişmekte olan ülkelere özel sermaye akımında, savaş sonrası dönemde, gelişmekte olan ülkelerin gelişmesini ciddi biçimde köstekleyen üç adet, genellik kazanmış şişme ve çöküş dalgası yaşanmıştır. Bunlardan ilki 1970’lerin sonlarında başlamış ve 1980’lerin başlarında Latin Amerika’daki borç krizi ile sonuçlanmıştır. 1990’ların başlarında başlayan ikinci şişmeyi Doğu Asya, Latin Amerika ve diğer ülkelerde yaşanan ödemeler dengesi ve borç bunalımları serileri izlemiştir. Üçüncü dalga 2000’li yılların başlarında başlamış ve 2008 yılının ikinci yarısında “subprime” kriziyle sonuçlanmıştır. Bunu hemen yeni bir şişme izlemiştir. Bu, savaş sonrasının dördüncü şişmesidir; 2009 yılının ilk yarısında başlamıştır, 2011’in başlarına kadar tüm gücüyle sürmektedir (s. 88).

Açık veren Brezilya, Hindistan, Güney Afrika ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, fazla veren ülkelerden bile daha hızlı olarak, ulusal paranın aşırı değerlenmesi olgusunu yaşamakta ve artan cari açıklarını sermaye akımlarıyla karşılamaktadırlar. Öte yandan, güçlü ödeme olanağını sürdürebilme başarısına ulaşmış ülkelerin birçoğu iç borç ve varlık balonlarıyla karşı karşıyadır. Bütün bu ülkeler önceki “subprime” çıkmazından daha büyük bir istikrarsızlık riski karşısındadır (s. 89).

(4) Cari açığın 2003-2010 döneminde çıktığı korkunç toplam düzeyi (Bulutay, 2011: 493)te 219 855 milyon dolar olarak açıklamıştım. Cari işlemler dengesi 2011 yılında -77 089 milyon dolardır (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı 2011: 334). Dolayısıyla, 2003-2011 dönemi cari açık toplamı 296 944 milyon dolar olmalıydı. Ama TÜİK’in bu verilerinde her yeni Yıllık’ta az da olsa değişiklik olmaktadır. Bu düşünceyle ve çok daha önemli olarak bazı oranları ve durumun büyük tehlikelerini vurgulamak amacıyla aşağıdaki tabloyu oluşturdum.

 

Tablo 1.  Mutlak Değerleriyle Cari Açığın Dışsatım, Dışalım ve

Ulusal Gelir Artışları İçindeki Ağırlığı (Milyon dolar ve yüzde olarak)

 

2003

2004

2005

2006

2007

Cari açık (Cari iş-lemler dengesi)

-8 036

-14 431

-22 198

-32 249

-38 434

Dışsatım

47 253

63 167

73 476

85 535

107 272

Cari açık / Dışsatım

17.01

22.85

30.21

37.70

35.83

Dışalım

69 340

97 540

116 774

139 576

170 063

Cari açık / Dışalım

11.59

14.79

19.01

23.10

22.60

Gayri safi yurt içi hasıla

304 901

390 387

481 497

526 429

648 754

Gayri safi yurt içi hasılada yıllık artış

74 407

85 486

91 110

44 932

122 325

Cari açık / Ulusal gelir artışı

10.80

16.88

24.36

71.77

31.42

 

Tablo 1.  Mutlak Değerleriyle Cari Açığın Dışsatım, Dışalım ve

Ulusal Gelir Artışları İçindeki Ağırlığı  (devam) (Milyon dolar ve yüzde olarak)

 

2008

2009

2010

2011

 

Cari açık (Cari iş-lemler dengesi)

-41 524

-13 370

-46 643

-77 089

 

Dışsatım

132 027

102 143

113 883

134 969

 

Cari açık / Dışsatım

31.45

13.09

40.96

57.12

 

Dışalım

201 964

140 928

185 544

240 838

 

Cari açık / Dışalım

20.56

9.49

25.14

32.01

 

Gayri safi yurt içi hasıla

742 094

616 703

731 608

772 298

 

Gayri safi yurt içi hasılada yıllık artış

93 340

-125 391

114 905

40 690

 

Cari açık / Ulusal gelir artışı

44.49

-

40.59

189.45

 

 

Kaynaklar: Kaynak olarak (TÜİK (DİE), Türkiye İstatistik Yıllıkları) kullanılmıştır. Veriler her yıllıkta değişebilmektedir. Bu nedenle her yıl için var olan en son yıllık değerleri esas alınmıştır. Cari açık (cari işlemler dengesi) verileri 2007-2011 dönemi için (Türkiye İstatistik Yıllığı 2011: 334)ten, 2003-2006 için (Bulutay, 2011: 493)ten alınmıştır. Dışsatım ve dışalım sayıları, 2007-2011 dönemi için (Türkiye İstatistik Yıllığı 2011: 265)ten, 2006 yılı için (Türkiye İstatistik Yıllığı 2010: 289)dan, 2005 yılı için (Türkiye İstatistik Yıllığı 2009: 281)den, 2004 için (Türkiye İstatistik Yıllığı 2008: 253)ten, 2003 için (Türkiye İstatistik Yıllığı 2007: 243)ten alınmıştır. Gayri safi yurt içi hasıla verilerinin kaynağı 2007-2011 dönemi için (Türkiye İstatistik Yıllığı 2011: 342), 2002-2006 dönemi için (Türkiye İstatistik Yıllığı 2007: 317)dir. (Bu verinin 2002 yılı değeri 230 494 milyon dolardır (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı 2007: 317).)

Tabloda görüldüğü gibi, cari açık gözönüne alınan üç değişkende de (dışsatım, dışalım, ulusal gelir artışı) önemli bir ağırlık taşımaktadır. Bu ağırlık, bazı istisnalar dışında, zaman içinde artmaktadır. Aynı artış cari açık miktarında ve cari açık/ulusal gelir’de çok daha belirgindir.

Cari açık toplamı milyon dolar olarak, 2003-2005 döneminde 44 665, 2006-2011 döneminde 249 309, 2003-2011 döneminde 293 974 olmuştur. Gayri safi yurt içi hasılada gelir artışı toplamları aynı dönemlerde şöyledir: 2003- 2005’te 251 003, 2006-2011 döneminde 290 801, 2003-2011 döneminde 541 804.

Bu sayılara dayanılarak elde edilen cari açık bölü ulusal gelir (gayri safi yurt içi hasıla) oranları 2003-2005 döneminde %17.80, 2006-2011’de %85.73, 2003-2011’de %54.26’dır. Görüldüğü gibi, 2006 ve sonrasında cari açığın ulusal gelir artışına oranı çok yüksektir. Oran 2011 yılında 189.45’e, neredeyse dolar cinsinden gelir artışının iki katına çıkmıştır. (Oran 2006 yılında da çok yüksektir.)

Bu sayılar dolara dayanan ulusal gelir hesaplarının ne kadar yanıltıcı olabileceğini de göstermektedir. Esas alınması gereken sabit fiyatlarla gelişme hızının %8.5 olduğu 2011 yılında, dolarla ölçülen gelir artışı cari açığın yarısını çok az geçebilmiştir (0.5278 = 40 690 / 77 089).

Türkiye’nin, diğer iktisadi veriler yanında, yukarıdaki sayılar niteliğinde verileri için (Ersel, 2012: 14)e de bakılabilir.

(5) Bu konularda (Ersel, 2012: 12, 13, 15)e bakılabilir. Bu yerlerde, Türkiye’nin demokrasi endeksinde “melez rejim” grubunda yer almakta olduğu, seçimsel demokrasinin ötesine geçemediği, Türkiye’de “demokratik açık” bulunduğu anlatılıyor.

(6) Yukarıda, metinde verilere dayanan ve (Jones, 2005: 1065)de yer alan aşağıdaki görüşleri de aktarmak istiyorum: İktisadi büyüme yazınının belki de en merkezi sorunu, neden büyüme olduğu sorusudur. İlgili iki soru da şunlardır: Son iki yüzyılda ekonomilerde, yaşam standardlarında büyük bir sıçramanın olmasının nedeni nedir? Neden bu sıçramadan önce dünya binlerce yıl adeta sürekli bir durgunluk içinde yaşamıştır?

(7) Burada A.Smith’i benzer görüşlerle inceleyen iki yazıya (Evensky, 2005; Ashraf, Camerer, Loewenstein, 2005) dikkat çekmek istiyorum. İleride daha yakından incelemeyi düşündüğüm bu yazıların ilkinde A.Smith’in belirttiğim The Theory of Moral Sentiments adlı kitabı değerlendirilmektedir. İkinci yazıda, A.Smith’in, günümüzde Batı dünyasında neoklasik iktisat kuramına karşı yöneltilmiş en önemli kuramsal yaklaşımlardan biri olan davranışçı yaklaşımın bir üyesi olduğu görüşü sunulmaktadır.

(8) D.North (2005), piyasaların bu işlevi yeterince yerine getirebilmesi için A.Smith’in gerekli gördüğü koşulları, bunların önündeki engelleri, aşağıdaki şekilde anlatmaktadır: İşbirliği sistemlerinin temel ögeleri olarak iletişim, çerçeve oluşturma ve gerçeklere uyum, kendini başkasının yerine koyma (empati) ve dayanışma, adalet ve ahlâk, ödüllendirme ve cezalandırma (içsel (intrinsic) güdülenme), karşılıklı davranma, şöhret ve çeşitlilik gibi unsurlar belirtilmektedir (s. 82-84). Çeşitli güdülenmeyi içeren sistemler daha üretkendir. Birbirimizden farklı olduğumuz için, işbirlikçi sistemler esnek olmalıdır. Kütlelerin büyük öz fedakârlığına dayanan bir sistem yaratmak olanaklıdır, ama onu sürdürmek aşırı ölçülerde zordur. 20. yüzyılda Almanya, Rusya ve Çin’deki ulusalcı ve komünist deneylerin yazgıları, son görüşü doğrulayan bol kanıt sunmaktadır.

Bütün bunlara karşın, çözümlemelerde neden bencilliğe o denli ağırlık tanınmaktadır sorusuna yazarın (North’un) yanıtı şöyledir: i) Evrensel bencillik miti tümüyle değil, yalnızca çoğunlukla yanlıştır. (Yani, benim de katıldığım bir görüşle, insanlarda bencillik çok güçlü bir güdüdür.) (Bu mit için (Tyler, 2011: 19, 20)ye de bakılabilir.) ii) 1950 sonralarının soğuk savaş ortamında, Batı dünyasında bencillik sosyalizm ve komünizme karşıt temel bir güç olarak kullanılmıştır. iii) Karmaşık dünyamızda tüm insan davranışı, düşüncesi, kuramsal etkinlikleri için olduğu gibi, insan doğasını açıklamada da “basitlik” önemli avantajdır. Bencillik böyle basit bir kavramdır. iv) Son zamanların kabaca iki kuşağı evrensel bencillik terimleriyle eğitilip sosyalleştirilmiştir; böylece, bencillik varsayımı adet olmuştur (s.84, 85).

Aynı yazıda (s. 78), bencilliğin iki kaynağı olarak Thomas Hobbes’un görüşleri ve A.Smith’in “görünmeyen el” kavramı gösterilmektedir. Ama sonra (s. 82) iki A.Smith (The Wealth of Nations” yazarı ve The Theory of Moral Sentiments yazarı) arasındaki ayrılık belirtilmiştir.

A.Smith’in bu koşul ve engelleri, (North, 2005: 84, 85)te, Smith’in görüşlerinde içerilen (zımni) dört temel engel (fundamental stumbling blocks) olarak ileri sürülüyor. (D.North bu engellerin açık kurumsal çözümlemeyi gerektirdikleri için çağdaş neoklasik iktisatçılarca gözardı edildiğini de belirtiyor.)

İlk temel engel şunu söyler: A.Smith, ulusların servetinin piyasaların büyüklüğünün bir işlevi olduğunu, bunun da kişisel alışverişten kişisel olmayan alışverişe geçmeyi gerektirdiğini ileri sürmektedir. Büyük ölçekli ve kişisel olmayan bu geçişten kazanç sağlayabilmenin gerektirdiği kurumsal değişmeler, insanlığın (avcı-toplayıcı geçmişinden kaynaklanan) genetik mirasına ters yeni görüşleri düşünmeyi zorunlu kılmaktadır (s. 84).

A.Smith’in ikinci temel engeli, onun işbölümüne kilit rol tanımasıdır. Bu da bilginin uzmanlaşması ve dağılması anlamına gelir. (Fiyat sisteminin, piyasanın bu bilgileri biraraya toplamada önemli işlev gördüğü bellidir.) Ama bu dağınık bilgiyi düşük işlem masrafı ile biraraya getirme sorunu fiyat sistemiyle tümüyle çözülebilmiş değildir. Fiyat sisteminin dağınık bilgiyi tümüyle birleştirebilmesinin önünde şu engeller vardır: Kamu malları özellikleri, dışsallıklar ve enformasyon bakışımsızlıkları. Bu güçlüklerin aşılabilmesi yeni kurumsal ve örgütsel bağlantılar kurmayı gerektirir (s. 84, 85).

Üçüncü temel engelin söylediği şudur: İçlerinde bütün piyasa oyuncularının verimlilik artışı yaratacak biçimde rekabet edebilecekleri özendiricilerin sağlanabildiği piyasalar oluşturmak gerekir. Yalnızca bu marjinlerde etkinliği sağlayan piyasaların varlığı halinde A.Smith’in söylediği yararlı sonuçlara ulaşılabilir. Öte yandan, teknolojinin, enformasyon masraflarının ve politikanın değiştiği devingen dünyada etkin piyasaları oluşturabilmeyi sürdürme otomatik olarak gerçekleştirilemez.

İyi işleyen piyasalar devletin varlığını gerektirir, ama her tür devlet bu işi başaramaz. (Bu dördüncü engeldir.) Devletin piyasayı araç (yem) olarak kullanmasını sınırlayan kurumlar var olmalıdır. Gelişme sorununu çözebilmek, iyi işleyen bir ekonomi için varlığı zorunlu olan kamu mallarını sağlayacak, ama aynı zamanda devletin ve devlet yetkililerinin güç ve otoritelerini sınırlayacak siyasal kurumlara gerek vardır. (Bu konularda benzer görüşler için (Basu, 2011: 10)a da bakılabilir.)

(9) Bu konuda (North, 2005: 135)e bakınız. Burada yazıldığı gibi, esasında, bireysel davranış inançlarının iktisadi büyümeye yönelttiği görüşü birçok düşünürün eskiden beri savunduğu bir düşüncedir. Aynı yerde, A.MacFarlane’in tartışmalı kitabında bu bireycilik hakkında şu görüşleri ileri sürdüğü söyleniyor: İngiltere’de, o dönemlerde aileye, iş örgütlenmesine ve köy topluluğunun toplumsal yapısına yönelik esnek, bireyciliğe dayalı tutumlar sergileniyordu. Bu tutumlar mülklerin mirasla geçişinde ve kadınların yasal durumlarında formel kurallar şeklinde görülüyordu.

(10) N.Ferguson’a (2011: 253) göre, “Soğuk savaş bir şekilde sıcaklaşsaydı, galibi büyük olasılıkla Sovyetler Birliği olurdu. Merkezi ekonomik planlama nükleer silah yarışında başarı için vazgeçilmez olmakla birlikte, tüketici taleplerini karşılamaya tamamen elverişsizdi. Planlamacı nihai silahı geliştirip tek bir müşteriye, yani devlete sunmayı en iyi biçimde başarır. Ama zevkleri sürekli değişen milyonlarca tekil tüketicinin arzularını tatmin etmeyi asla başaramaz.”

(11) “İktisat tarihçilerinin uzun süre önce sanayi devrimi adını verdiği büyük ekonomik dönüşümün – insanlığın gittikçe artan bir kesimi için maddi yaşam standardları bakımından kuantum sıçrayışının – temelinde tekstil imalatı vardı.” Bu gelişmede teknolojik buluşculuğun katkısı vardı. “Ama ucuz giysilere dönük neredeyse sonsuz esnek bir taleple belirlenen dinamik bir tüketim toplumunun eşzamanlı olarak gelişmemesi halinde, sanayi devrimi Britanya’da başlayamaz ve Batı dünyasının geri kalan kesimine yayılamazdı.” (Ferguson, 2011: 216, 217).

Bunlar, yukarıda da yazdığım gibi, toplum ve iktisat yaşamında tüketimin önemini gösterir. Ama bu tüketimin arkasında güçlü bir yurt içi üretimin olması gerekir. Diğer harcama kalemleri gibi tüketim de ancak çok büyük cari açıkla karşılanabildiğinde, böyle bir güçten söz açılamaz.

(12) R.M.Solow’un, sonra artık geçerli değil dediği, önceki tarihlerde (1987’de) yazdığı şöyle bir sözü vardır: “Bilgisayar devrimini, verimlilik verileri dışında heryerde görüyorsun.” Bu sözlerden on yıl kadar sonra, ünlü geçmiş dönem FED başkanı Alan Greenspan’in şöyle bir gözlemi var: Birçok hizmet endüstrisinde verimlilik ölçümlerinde görülen eksi eğilimler, bu alanların en yüksek bilgisayar kullanan endüstriler arasında yer alması olayıyla tutarsızlık içindedir (Corrado et al., 2006: 1).

(13) M. Wohlgemuth (2003), demokrasinin devingen özelliklerini niteleyen üç önerme ileri sürüyor: i) Siyasal tercih ve fikirler yanlış olabilen tahmin ve kuramlar üzerine kurulmuştur. ii) Demokratik fikir oluşturma olgusu, karşılıklı öğrenme ve buluş açık sürecinin neticesidir. iii) (Bence çok daha önemli olarak) bu süreçte önemli olan öge, sözkonusu andaki (cari) çoğunluk eğilimlerinin üstünlüğü değil, daima tartışmaya açık olmasıdır (North, 2005: 56).

(14) Aynı nitelikte görüşler için (İnan, 2012: örneğin, 355, 356)ya bakılabilir.

(15) R.M.Solow (Klamer, 1984) kendisinin Keynesci olduğunu kabul ettikten sonra, “size göre Keynesci ekonomi ne demektir” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Herşeyden önce genil (makro) ekonomi hakkındaki inancım Keynes’in inandığının aynı değil… (Keynes’ten sonra) geçen onca yıl boyunca hiçkimse birşey öğrenmemiş olsaydı bu (durum) üzücü olurdu.” (Klamer, 1984: 131).

(16) J.E.Stiglitz (2012: 25) açıklamasını şu sözcüklerle sürdürüyor: (Kuruluşunda yer aldığı) “The Journal of Economic Perspectives fikirlerin piyasa yerinin (marketplace) daha iyi çalışmasına yardımcı olmuştur.”

Önceki dipnotta belirtilen aynı sayfada R.M.Solow, o günkü (1984) Keynesci iktisatçıları diğer iktisatçılardan ayıran özelliğin şu inançları olduğunu söylüyor: Ekonomimizin davranışını, i) ekonomi daima tam istihdamda (Walrascı dengede) ya da ona yakın olduğu varsayımı ile, ii) hasılada ve istihdamda gördüğün hareketler, gözlenen herşey geleneksel sunum ve istem eğrilerinin kesiştiği noktadadır varsayımıyla, iii) hareketlerin yalnızca sözkonusu istem ve sunum eğrilerinin kaymasıyla oluştuğu varsayımıyla anlayıp açıklayamazsınız.

(17) Ulusal gelir sayılarında en sağlıklı veriler, sorunları olmakla birlikte, sabit fiyatlarla elde edilenlerdir. Buna rağmen birçok hesaplarda, özellikle geleceğe ait hedeflerde cari dolar fiyatlarıyla ulusal gelir sayıları geniş ölçüde kullanılmaktadır. Bunlar oynaktır ve sabit veri değerlerine pek uymazlar.

Bu dolar verilerin sağlıksızlığını ve sürdürülemezliğini gösterebilmek için 2012 öncesi son üç yıla ait sayıları vermek istiyorum. Türkiye’de cari fiyatlarla milyar dolar olarak GSYH değerleri şöyledir: 2008=730, 2009=614, 2010=736, 2011=778. Kişi başına GSYH değerleri ise dolar olarak 2008=10,277, 2009=8,520, 2010=10,077, 2011=10,524’tür (T.C. Kalkınma Bakanlığı, 2012: 45).

Görüldüğü gibi, 2008-2011 döneminde, üç yılda GSYH ancak 48 milyar dolar, oran olarak %6.6 artmıştır. Aynı dönemde kişi başına GSYH yalnızca 247 dolar artabilmiş, artış oranı ise %2.4 olmuştur. Sözkonusu üç yılda, 2009, 2010, 2011’de cari açığın toplamı ise 137 milyar dolardır. (Dipnot 4’e de bakınız.)

Başka bir kaynakta yer aldıkları için belirtilen önceki notta yer alan tablodaki sayılardan küçük farklılıklar içerebilen bu veriler, 2008-2011 dönemindeki ulusal gelir artışlarının cari açıklar karşısında çok küçük kaldığını göstermektedir. GSYH’da sağlanan gelir cari açığın %35’i (48/137) düzeyindedir. 2011 yılındaki gelir artışı aynı yıldaki cari açığın %54.5’i (42/77) kadardır.

Bu sayılar ve Türkiye’de geçmişteki büyük devalüasyonlar karşısında, 2002 yılı sonrasında izlenen iktisat politikasıyla, 2025’te 25bin dolara ulaşmanın çok güç olacağı görüşündeyim. Hatta bu politikalarla ve dünya ekonomisinde Türkiye’yi olumsuz etkileyecek gelişmelerin yaşanması halinde, ilerideki yıllarda 10bin dolar kişi başına gelir düzeyini koruyabilmek de zor olabilecektir.

(18) Epigenetik konusunu aşağıda kısaca ele alıyorum.

(19) Aynı yerde (46/66) Çin’in bugünkü gelişmesinin Hong-Kong’un Çin’e verilmesi ile başladığı söyleniyor.

(20) Yukarıda da atıf verdiğim S.Avineri’nin 2012 tarihli yazısı iki kitap üzerine bir değerlendirmedir. Bu kitaplardan ilki olan J-W.Muller’in Contesting Democracy adlı kitabında, 1945 sonrasında Batı Avrupa’da demokrasinin gelişmesi de inceleniyor. Muller’in “sınırlanmış demokrasi” olarak nitelediği bu sistemde demokrasinin meclisin, çok partinin varlığı, herkese oy hakkı gibi formel kural ve kuramlarına şu sınırlamalar ekleniyor: Sendika ve toplu sözleşme hakkı, popülizmden elit kesimleri koruyan Anayasa mahkemeleri, Keynesci (biraz değiştirilmiş) devlet müdahaleleri. Bu ortamda Avrupa’nın Hristiyan demokrat partileri, liberal ve sosyal demokrat partilerle birlikte demokratik yönetimi oluşturmaktaydılar (Avineri, 2012: 70, 71).

(21) (Bulutay, 2012)ye, orada belirtilen Mustafa Akdağ’ın değerli kitaplarına bakınız.

(22) Esasında, A.B.D. dahil Batı dünyası, özellikle Avrupa ülkeleri de karma ekonomi niteliğindedir. İcadıyla para, para politikaları bir devlet tekelidir. Devlet özendiricilerle, yardımlarla, düzenlemelerle, denetlemelerle sürekli biçimde piyasalara müdahale eder. Bunlar, günümüzde olduğu gibi, bunalım dönemlerinde artar. Dışticaret, gelirler, harcamalar vergi yükleri altındadır. Dışticaretin vergilerle, denetimlerle, tarifelerle düzenlenmesi olağan bir olaydır. A.B.D., Almanya gibi bugün dışticarette serbestliği savunan ülkeler, geçmişlerinde bu önlemlere yoğun biçimde başvurmuşlardır. Bankaların denetlenmesi bir zorunluluktur. Bankaları, finans kesimlerini yeterince kontrol edememenin bedeli, bu gelişmiş ülkelerde yaşanmakta olan bunalımdır.

Bunların ötesinde transfer harcamaları her ülkenin bütçesinde önemli yer tutar. Toplumsal güvenceler, gönenç harcamaları her devletin temel sorumluluklarından biridir. Bu tür devlet müdahalelerinin sayısını arttırmak mümkündür. (Bu konuları, devletlerin ekonomideki büyük ağırlıklarını başka çalışmalarımda sayılarla inceledim.)

(23) Açıklandığı gibi Türkiye’de, Batı dünyasındaki bunalıma, dışalımdaki azalışa karşın, son zamanlarda dışsatım artmaktadır. Öte yandan, aynı dönemde, 2012 yılının ilk 7 ayında “altın ve değerli taş” dışsatımında geçen yılın aynı dönemine göre 7 milyar dolarlık bir artış olmuştur. Bu artış aynı dönemdeki toplam dışsatım artışının önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Artışın 6 milyar dolarlık bölümünün İran’a altın satışı olduğu tahmin ediliyor. İran’a yapılan bu satışın gerçek dışsatım olup olmadığı tartışılmaktadır (örneğin, Milliyet Gazetesi, 1 ve 2 Eylül 2012; Cumhuriyet Gazetesi, 1 Eylül 2012).

(24) Yeni bir yazıya (Comin, Easterly, Gong, 2010: 93, 65, 94) göre, bu çalışmanın bulgusu şu basit olguyu gösterir: 1500 yılındaki teknoloji düzeyiyle ulusların günümüzdeki servetleri koşut bir eğilim içindedir. (Dolayısıyla aralarında yakın bir ilişki vardır.) Yazıda sunulan kanıtlar şu modelle tutarlıdır: Yeni teknolojileri benimseyip uygulamanın masrafı, (teknolojiyi) cari benimseme düzeyine bağlı olarak yeterince düşer.

Q.Ashraf, O.Galor (?: Abstract, 42), yazılarında aşağıdaki hipotezi hem ileri sürdüklerini hem de görgül verilerle desteklediklerini söylüyorlar. Onbinlerce yıl önce belirlenmiş olan derin köklere sahip etkenler, insan uygarlığının başlangıcından çağdaş döneme dek uzanan iktisadi gelişme süreci üzerinde önemli etki yaratmışlardır. İnsanın (homo sapiens) Afrika’dan çıkışı sürecinde, Afrika’daki beşikle yerleşilen yer arasındaki göç mesafesinde gözlenen farklılık genetik çeşitliliği etkilemiş ve karşılaştırmalı iktisadi gelişme örüntüsü üzerinde uzun süre etkin olmuştur. Öte yandan, gelişmeye bu etki coğrafi, kurumsal ve kültürel faktörler tarafından yakalanıp açıklanamamaktadır.

(25) T.Kocaman (2008: 4) yayınında 1975-2000 dönemi için demografik hızlar da veriyor. Bunlara göre, aynı dönemde kaba doğum hızı, kaba ölüm hızı, toplam doğurganlık hızı (çocuk) sürekli azalmıştır. Bebek ölüm hızında çarpıcı bir azalış (binde 140.40’dan 28.90’a düşüş şeklinde), doğuşta yaşam süresinde 57.88 yıldan 70.40’a yükseliş gerçekleşmiştir.

Burada, (United Nations, 2007(2008): Tablo A.1.)de “Batı Asya” ülkeleri arasında sayılan Türkiye’nin nüfusunun 2007’de 74 877 bin olarak kaydedildiğini belirtmeliyim. Oysa, (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı 2011: 41)de aynı yılda Türkiye nüfusu 70 586 256 olarak verilmektedir.

(26) (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı 2011: 265)e bakınız. Aynı yerde, dışticaret açığının aynı yılda (2011) dışsatımın %78.44’ü düzeyinde bulunduğu gözlenmektedir.

(27) L.G.Reynolds’a (1989: 335) göre, Türkiye’nin 1950-1980 dönemini incelediğinde, insan şu izlenimi ediniyor: Mısır için olduğu gibi, Türkiye de gerektiğinden daha hızlı büyümüştür. Bu durumun ilk nedeni, Türkiye’nin stratejik konumunun, Avrupa’ya yakınlığının önemli dış destek sağlıyor olmasıdır. İkinci neden, ülkenin, büyük ve kronik devlet bütçesi, tasarruf-yatırım, dış döviz açıklarıdır. Türk ekonomisi kendine yeterli değildir ve iç büyüme kapasitesine ulaşamamıştır.

(28) J.V.Henderson (2005: 1546), Lucas’ın bu yazısında kentsel ve ulusal iktisadi büyüme arasında sıkı bir bağlılık olduğunu kabul ettiğini yazıyor. Lucas’ın bu yazısı için (Bulutay, 1995a)ya da bakılabilir.

(29) J.V.Henderson (2005: 1546, 1547) kentleşme ve büyüme araştırmalarının birbiriyle ilgili beş sorun üzerinde yoğunlaştığını söylüyor. Bunlardan ilki şudur: Neden kentler oluşur ve neden iktisadi etkinlik büyük ölçülerde coğrafi olarak kentlerde toplanır? “A.B.D.de kentleşmenin alanı toplam toprak alanının yalnızca %2’sini kapsar. Bu inanılmaz coğrafi yoğunluk (temerküz) iktisadi coğrafyacıların temel inceleme alanıdır.”

G.Marshall’dan beri iktisatçılar bu büyük kentsel birikmenin teknolojik dışsallıklara dayandığını söylerler. Yeni iktisadi coğrafya buna, mekansal yakınlığın (ara ve sonul mal ticaretinde masrafı azaltan) parasal (pecuniary) dışsallık yarattığı fikrini geliştirip eklemiştir.

C.I.Jones, P.M.Romer (2010: 230) bireysel gönenç ile piyasanın genişliği arasındaki olumlu birlikteliğin açıklamasının her tür artan getirilere ya da sabit masraflara bağlandığını söylüyorlar. Onların savı ise derin açıklamanın rakip olmama (nonrivalry) olayında aranmasıdır.

(30) Burada kentleşmenin önemi konusunda görüşümü, kentleşme oranının Bahreyn’de 88.5, Kuveyt’te 98.3, Katar’da 95.6, Suudi Arabistan’da 81.4 olduğunu görünce (United Nations, 2007 (2008): Tablo A.1.) yumuşattığımı belirtmek isterim.

(31) Burada, kentlere göç edenlerin iyi yerlerde, olumlu gelir ve işlendirme koşullarında yaşamadığını da belirtmeliyim. Bu göçmenler kentlerde azörgütlü (enformel) kesimler oluşturmaktadır. Bu kesimi 1998’de editörü olduğum iki kitapta (Bulutay, 1998a; 1998b), diğer araştırmacılarla birlikte inceledim. Ayrıca, Enver Taştı ile birlikte yazdığımız (Bulutay, Taştı, 2004) de aynı konuları ele almaktadır.

(32) Başka yazılarımda (örneğin, Bulutay, 2006b) açıkladığım gibi, DİE’nin (TÜİK’in) son yıllardaki gelir dağılımı bulgularını pek sağlıklı bulmadığım için, katma değer sayılarına dayandım.

(33) Dinler arasında, hatta dinler içinde farklılıkların yarattığı farklı kültürlerin önemini vurgulayan görüşlere de değinmek istiyorum. Örneğin Hristiyanlıkta, Katolikliğe kıyasla Protestanlığın çok çalışmaya, tutumlu olmaya önem verdiği, bu niteliğiyle kapitalizmin gelişmesine katkı getirdiği şeklinde Weberci görüşler vardır. Aynı şekilde, Latin Amerika’nın İspanyol ve Portekiz kültürünün etkisi altında kaldığı için yoksul, Kuzey Amerika’nın ise Anglo-Sakson kültürü nedeniyle büyük gönenç içinde bulunduğu görüşleri de ileri sürülmüştür. İtalya’da güney ve kuzeyinin farklılığını toplumsal sermaye farklılığına bağlayan görüşler de savunulmuştur (örneğin, (Acemoğlu, Johnson, Robinson, 2005: 400-402)ye bakınız).

Burada, Urfa yakınlarında Göbeklitepe’de bulunan tapınaklara da dikkat çekmek istiyorum. Bu buluşun iki temel önemi vardır. Bunlardan ilki, Anadolu’nun uygarlığın gelişmesindeki büyük katkısını bir kez daha göstermesidir. İkincisi ise, bu buluştan önce dinin insanların toprağa yerleşmesi, tarım yaşamına geçmesinden sonra oluştuğu görüşü ile ilgilidir. Göbeklitepe’deki bu buluş bu görüşün geçerliliğini sarsmaktadır. Buluşa göre din tarımdan önce oluşmuş olabilir.

(34) Bill Gates ile Steve Jobs arasında şöyle bir atışmayı okuduğumu anımsıyorum: B.Gates’e, S.Jobs’ın kendisi için “bilgilerini ünlü 3M şirketinin araştırma alanlarından çalmıştır” sözlerini söylemişler. B.Gates’in yanıtı şöyle olmuş: “Doğru, oralara, hemen her seferinde S.Jobs’la karşılaştığım, sık ziyaretlerde bulundum.” Bu iki ünlü kişinin de büyük icatlar yaptıkları, bunlardan büyük servetler edindikleri bilinmektedir. Bu katkıları ve servetleri onlar mı yarattılar?

(35) D.North (2005: viii) Darwin’in evrim kuramı konusunda şunları yazıyor: Bu kurama ters olarak insan türünün evrimsel değişmesinin anahtarı oyuncuların (insanların) amaç ve istenceleridir. Darwinci evrim kuramının seçim mekanizmaları nihai sonuçlar hakkındaki inançlardan habersizdir. Buna karşıt olarak, insanın evrimi, amaçları yönündeki tercihleri, kararları, algılarıyla yönetilir.

(36) Burada (Lucas, 2003: 1)den iktisatçıların özendiricilere verdikleri önemi gösteren bir alıntı yapmak isterim. Yazı, başlığının da gösterdiği gibi, genil (makro) ekonomi alanındadır ve bu konunun ayrı bir inceleme alanı olarak Büyük Bunalım’a entellektüel yanıtın bir parçası olarak ortaya çıktığını belirterek başlamaktadır. Bu bilgi ve uzmanlık kümesi ile böyle yıkıcı bir iktisadi bunalımın bir daha yinelenmesine engel olabileceğimizi umuyorduk… Esasında, bunalımın merkezi sorunu, tüm pratik amaçlar ve birçok onyıl için çözülmüştür.

Yalnızca daha iyi maliye politikalarıyla gönenç alanında önemli kazanımlar sağlama konusu kalmıştır. Ben (Lucas) bu kazançların harcama akımlarının daha uygun düzenlenmesi aracılığıyla değil, insanlara çalışma ve tasarruf etme konusunda daha iyi özendirici sağlamak yoluyla gerçekleşebileceğini savunuyorum. A.B.D.nin son 50 yıldaki başarımını bir ölçü olarak aldığımızda, daha iyi uzun süreli ve sunuma dayanan politikaların gönenç kazancı sağlama potansiyeli, kısa süreli istem yönetiminde yapılacak ek geliştirmelerden elde edilecek potansiyelin çok üstündedir.

(37) Aynı sayfalarda (Benkler, 2011: 81, 82) T.Bouchard, M.McGue tarafından ikizler ve evlat edinmeler üzerinde yapılan bir değerlendirmede, (dışarıya dönük olma, nörotizm, hoş kişiliğe sahip olma, açık olma gibi) bazı kişisel özelliklerin bazı ölçülerle (%42-57 arası derecelerde) miras yoluyla geçtiği sonucuna varılmıştır. Buna karşın aynı değerlendirmede, insanların çoğunluğunun büyük etkenler olduğuna inandığı aile ortamı gibi paylaşılan ortam etkenlerinin, kişilikle bağıntı içinde bulunmadığı bulgusuna da varılmıştır.

(38) D.North’a (2005: 135) göre, birçok düşünür bireysel davranışları öne çıkaran inançlar ve kültürlerin iktisadi büyümeye daha uygun olduğu görüşündedir. Örneğin, A.MacFarlane İngilizlerin bireyciliğini 13. yüzyıla, hatta daha öncesine kadar uzatır.

(39) (Ayverdi, 2010: 754)e bakınız. Aynı sayfada, özellikle eski şairlerimize ait ifadelere de yer veriliyor.

(40) Aynı yazıda (Kuran, 2004: 1, 7) Osmanlı İmparatorluğu’nda büyük ölçüde Müslümanların sahip olduğu (joint-stock) ilk şirketin 1851’de kurulan “Şirket-i Hayriye” olduğu belirtiliyor. Oysa, aynı yönde bir girişim Batı’da 16. yüzyılda yaşanmıştır. Bu girişimler içinde en önemli olanlardan bazısı da Orta Doğu ile ticaret yapan aynı nitelikte şirketlerin kurulmasıdır.

(41) Benzer sorunların bugün de yaşandığı anlaşılmaktadır. TOBB Başkanı R.Hisarcıklıoğlu’nun gazetelerde (24 Eylül 2012, Milliyet: 9; Hürriyet: 23) yer alan açıklamasında şu görüşler de bulunaktadır: “Son bir yılda 109bin yeni firma açıldı, 40bin firma kapandı.” Bu sayıda firma açılması Türk milletinin çok girişimci olduğunu gösterir. “Ama kurduğumuz şirketleri yaşatma ve büyütme konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Firma kapanmalarına ilişkin ekonomik sıkıntılar, küresel kriz, sektörel değişim, sermaye yetersizliği başta olmak üzere birçok neden sıralanabilir. Ancak ben Anadolu’nun her yerinde karşılaştığım ve beni çok üzen başka bir noktayı gündeme getirmek istiyorum.”

“Kardeşler kavgası, eltiler kavgası, ortaklar çekişmesi içinde boğulup gidiyoruz. Bizde şirketlerin çok büyük çoğunluğu aile şirketi olarak kuruluyor… Ortakların büyük kısmı da eş dost, akraba… Kurumsallaşma olmadığı için, kısa süre sonra iki elti, iki kardeş anlaşamıyor. Olan şirkete oluyor… Sermaye kıtlığı çeken ülkemizde, şirketlerimizi büyütmenin bir yolu birleşmek ve ortaklık kurmaktır. Zengin olmanın yolu ortaklıktan geçiyor.”

(42) Bu nitelikteki bir görüş için aşağıdaki yazıya da bakılabilir: “… Bilim insanları biyolojik ırkçılığa ilişkin herhangi bir bilimsel kanıtın bulunmadığını, ırkların ‘yalnızca’ sosyal bir kurgu olduğunu yıllardır kamuoyuna duyurmaya çalışıyor.” (Oksay, 2012: 8).

(43) Piyasalar ve diğer ekonomik kurumlar malları ve hizmetleri tahsis etmenin ötesinde de iş ve işlev görür: (Piyasalar) değerlerin, zevklerin (tastes) ve kişiliklerin evrimini de etkiler. “… Bu tahsis kuralları kişiliği, adetleri, zevkleri, özdeşlikleri ve değerleri etkileyerek insanların gelişme süreci üzerinde etkin olur.” (Bowles, 1998: 75, 76).

(44) Bu görüşler için, (Guiso et al., 2006: 26, 27)ye bakınız. Aynı yazıda kültür şöyle tanımlanıyor: “Biz kültürü, adet şeklindeki inanç ve değerlerin etnik, dinsel ve toplumsal gruplar tarafından oldukça değişmeyen bir yapıyla kuşaktan kuşağa geçirilmesi olarak tanımlıyoruz.”

(45) Yararlanmakta olduğumuz yazıda (Guiso et al., 2006: 37, 45) şu görüşler de yer alıyor: A.B.D.de ailelerin yaşam düzenlemeleri yalnızca ekonomik koşullar tarafından değil, kültürel mirasca da etkilenmektedir. Örneğin bu ülkenin bir bölgesinde birbirine komşu iki mekanda yaşayan, ama farklı yerlerden buraya göç etmiş topluluklar toprağın mülkiyetinde, uyguladıkları tarımsal tekniklerde, ürün seçiminde ve kadın doğurganlığında köklü farklılıklar gösterebilmektedirler.

(46) Bu nitelikte görüşler için, bu yazıda çok yararlandığım (North, 2005: 18, 80)e bakılabilir.

(47) E.Kongar’a (2012: 3) göre, Osmanlı ve öncesi geçmiş imparatorluklar din-tarım ideolojisine dayanır. “Oysa insanlık, artık bırakın din-tarım imparatorluklarının dine dayalı ideolojik dönemini, onun üstüne gelen Endüstri Devrimi’nin milliyetçilik ideolojisi dönemini bile geçerek Bilişim Devrimi’nin demokrasi ve insan hakları dönemine girmiştir.”

(48) Sözkonusu anketlerde şöyle bir bulgu vardır: Türkiye’de şeriat düzenini isteyenlerin oranı eski “28 Şubat” döneminde yüzde 25 düzeylerinde iken bugünlerde yüzde 7-8’e düşmüştür. Diğer bir deyişle, Türkiye’de dine yaklaşımı bugünkü kadar benimsemeyen bir yönetim varken halktaki şeriat istemi AKP iktidarı dönemine göre çok daha yüksektir. Bu durum, hiçolmazsa bazıları için, pek beklenen bir ilişki yönü değildir. İnsan bu istemin dine çok daha sempatik bakan AKP iktidarında daha yüksek olmasını beklerdi. Oysa, verilen sayılar şeriat isteminin muhalefet eğilimiyle koşut bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir.

(49) Ben N.Yıldırım’la ortak yazımda (Bulutay, Yıldırım, 1969) Türk seçmenin oy vermesinde iktisadi çıkarlarını öne çıkardığını sürekli vurguladım.

(50) Sözkonusu anketlerde, tutuculuğun Batı ülkeleri arasında en yüksek olduğu ülke olarak Türkiye görünmektedir.

(51) Konut sahipliğinde yaratılan rantların bir göstergesi, konut sahipliğinin ulusal gelir paylarında gözlenebilmektedir. Bu pay 2007-2011 döneminde çok artmıştır. Yüzde olarak pay cari fiyatlarla 2007’de 10.8, 2011’de 10.0’dur. Aynı dönemde payın ortalama değeri 11.1 olmuştur. Sabit fiyatlarla aynı pay 2007’de 4.7, 2011’de 4.5, dönem ortalaması olarak 4.8’dir. Görüldüğü gibi, konut sahipliğinin cari fiyatlarla ulusal gelir payı, sabit fiyatlarla sahip olduğu payın iki katından fazla olmuştur. Bunun anlamı, konut sahipliğinin göreli fiyatlarının 2007-2011 döneminde çok artmış olmasıdır.(Konut fiyatlarında bu şişmenin bir bunalımın nedeni olmamasını dilerim.) (Buna karşılık, örneğin tarımın ve imalat sanayiinin, sözkonusu dönemin her yılında, sabit fiyatlarla payı cari fiyatlarla payının üstündedir.) (TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2011: 346, 347).

Burada önemli bir ilgili olgu da belirtilmelidir. G.Uras’ın TÜİK’in verilerini kullanarak (Milliyet Gazetesi, 24 Eylül 2012: 7) gösterip yazdığı gibi, “Ülkede kendi evinde oturanların oranı 2007’de toplam nüfusun yüzde 60.8’i iken, 2011’de yüzde 59.6’sı oldu. Demek ki yapılan bu kadar çok konutu, TOKİ konutlarını daha önce evi olmayanlar almamış.”

(52) Bu yazılarım için (Bulutay, 1998a, 1998b) kitaplarına ve (Bulutay, Taştı, 2004) makalesine bakılabilir.

(53) J.Sexton’a (2012: 28) göre, küresel toplum yaratıcılık ve yeniliğin bir ağörgüsü (network) olarak işlemektedir. Bu ağörgüsünün temel kilit noktalarını (nodes) “fikir başkentleri” kümesi oluşturmaktadır. Burada sorduğum soru, Türkiye’nin de bu başkentler kümesine katılıp katılamayacağıdır.

Diğer bir yazıda (The Economist, January 21st, 2012: 11) “dünyanın büyük yenilik merkezlerinin genellikle küçük yeni-girişimlerin ağörgüleri” olduğu söyleniyor.

(54) J.Sexton’a (2012: 30) göre, Türkiye 1995 sonrasında Ar-Ge harcamalarını yaklaşık altı kat ve araştırmacı sayısını yüzde 43 arttırmıştır. Aynı derginin diğer bir yazısında (s. 36) Türkiye’nin dünyada Ar-Ge araştırma harcamalarında 16., yüksek öğretimde 15. sırada olduğu yazılıyor. (Aynı veriler için (Oksay, 2012: 11)e de bakılabilir.)

(55) Yeni bir yazıda (Bruhn, Karlan, Schoar, 2010: 629), gelişmekte olan ülkelerin en çok gereksinim duydukları şeyin yönetim sermayesi olduğu görüşü savunuluyor.

(56) Yaşar Kemal şöyle söylüyor: “Evrende iki sonsuz doğurgan yaratıcı güç vardır. Biri insan, öbürü doğa. İnsan, yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün herşey bitecektir… Doğanın en küçük parçasının bile bir kimliği, bir kişiliği var. Yıllarca ben Savrun Çayı kıyılarında dağlara yürürken doğayla içiçe yaşadım. Pirinç tarlalarında yıllarca su kontrolörlüğü yaptım… İşte o zamanlar yavaş yavaş, bir daldaki bir çiçeğin öbürüne benzemediğini, bir çimenlikte hiçbir yaprağın, bir köşedeki hiçbir karıncanın, bir pınarın, Toroslardan ovaya inen Savrun Çayı gibi birçok çayın hiçbirinin birbirine benzemediğini gözlemledim.” (Yaşar Kemal’in 1971 ve 1993 söyleşileri, Cumhuriyet, Kitap Eki, 11 Ekim 2012: 16, 17).

(57) Bu farklılığa, bir bakıma insan etkinliklerinin üstünlüğüne karşın, (Sejnowski, Delbruck, 2012: 51)de yazıldığı gibi, evrimin yarattığı insan beyninin sahip olduğu büyük etkinliğe yakın yeteneklere sahip bir araç yaratabilme gücüne ulaşmaktan insanlık çok uzaktadır.

(58) Bu konulardaki benzer görüşler için (İnan, 2012: 334, 335, 355, 356)ya bakılabilir.

Burada, (Hulten, Hao, 2012: 30/44)ten ilgili alıntılar yapmak istiyorum: “Çağdaş ekonomilerin üzerine bina edildiği temel beşeri sermaye, teknoloji, örgütsel gelişme, ürün tasarımı ve pazarlama gibi çeşitli biçimler içinde ortaya çıkan dokunulmaz sermayedir.”

(59) Burada (Time Dergisi, Overview of the Year, 2011: 108, 109)a dayanarak, Steve Jobs hakkında kısa bilgi vermek istiyorum: Endüstriyel Devrim alanında ancak bir devrim yapılabilirdi. Oysa, Steve Jobs sürekli olarak dört alanda (bilgisayar, sinema filmleri, müzik, telefonlar) beş devrim yapmıştır. Öte yandan, Steve Jobs örnek bir insan değildi.

(60) (The Economist, September 1st, 2012: 56)da da demokratik ülkelerin borç bunalımı içinde oldukları söyleniyor, bu konularda eski görüşler aktarılıyor. Şöyle bir öneri de ileri sürülüyor: Para politikalarının sorumluluğu merkez bankalarına aktarılmıştır. Benzer bir önlem, mali politikanın sorumluluğunun da seçilmiş liderlerin elinden alınması olabilir. Esasında, Yunanistan ve İtalya bir ölçüde böyle bir uygulama içindedir.

(61) Türkiye’nin cari açık sorununu, Orta Doğu ve Güney Avrupa ve bazı Asya ülkelerinin cari denge durumları ile karşılaştıran şekiller için (OECD, 2012b: 47)ye bakılabilir.

(62) (OECD, 2010: 116)da bu görüşlerime ters ifadeler ileri sürülmektedir. Bunlara göre, Türk imalat sanayiinde tekstil ve giyim dalları gibi işgücü-yoğun kesimlerin ağırlıkları azalmakta; çelik, kimyasal ürünler, makine ve teçhizat (özellikle araba) gibi sermaye-yoğun ve uluslararası alanda rekabet edebilen kesimler ise büyük gelişme göstermektedir.

Aynı örgütün daha yeni bir yayınında (OECD, 2012b: 84) bazı araştırma bulgularına dayanılarak şunlar yazılıyor: “Türkiye’nin dışsatım uzmanlaşması, hem 2005 hem de 2009 yılında, birey başına ulusal gelir düzeyleri Türkiye’den daha düşük olan ülkelerinkine benzer durumdaydı. Aynı uzmanlaşma Türkiye’de, benzer birey başına gelire sahip ülkelerinkine kıyasla da daha az gelişmiş düzeydeydi.”

Öte yandan, aynı paragrafın birbiri arkasından yinelendiği (s. 84, 85) bu yayında (OECD, 2012: 93) şu görüş de yer almaktadır: “2002-2008 döneminde orta ve yüksek katma değerli kesimlerin Türkiye’nin toplam imalat dışsatımındaki payı %30’dan %60’ın üzerine ve toplam hasıla içindeki payı %20’den %30’a çıkmıştır.”

(63) Bu konularda benzer görüşleri savunan güzel bir yazıya (Krugman, 2009) dikkat çekmek istiyorum. Yazıda dışticaret konusunda, artan getirilerin ve aksak rekabetin önemini gösteren yazarın kendisinin ve diğer bazı araştırıcıların görüşleri anlatılıyor.

(64) Bir OECD yayınında (2011: 43, 44/56) şu önemli ilke yer almaktadır: “Bu çalışmanın altında yatan toplumsal adalet anlayışına göre, bir toplum, kişisel yetenekleri geliştirme amacına yöneltilmiş yatırımlar yoluyla, tüm üyelerin bireysel yeteneklerini sağlayacak gerçekten eşit fırsatlar garanti etme gücüne sahip olmalıdır.”

(65) Güzel bir yazıda (Goldin, 2006: 1, 2), bu konularda yoğun biçimde çalışmış olan yazar, kadınların ekonomiye giderek artan katılımlarının 20. yüzyılda işgücü piyasasında yaşanan en önemli değişme olduğunu yazıyor. Bu katılım A.B.D.de üç evrimci ve bir devrimci, dört aşamada, dönemde gerçekleşmiştir. Evrimci dönemler şunlardır: i) 19. yüzyıl sonları – 1920’ler, ii) 1930-1950 geçiş dönemi, iii) devrimin köklerinin atıldığı 1950-1970 orta ve sonları. Yazar sessiz olarak nitelediği devrim döneminin 1970’lerin sonlarında başladığını, günümüzde de sürdüğünü yazmaktadır, çünkü devrim henüz tamamlanmamıştır. (Bu yazının içeriğini sonraki çalışmalarımda açıklamaya çalışacağım.)

(66) (The Economist, October 13th, 2012: 74) şu iki olguyu da açıklamaktadır: i) Büyük kentlerde yaşayan A.B.D.lilerin sayısı Avrupa’daki büyük kentlerde yaşayanlardan çok daha fazladır. ii) Satınalma paritesi ölçütüne göre, birey başına verimlilik ve gelir Avrupa’da A.B.D.deki düzeyinin ancak %72’si kadardır. Yine aynı yerde açıklandığına göre, yeni bir araştırma bu iki olayın birbiriyle ilgili olduğu görüşünü ileri sürmüş, sözkonusu verimlilik farkının ¾’ünün bu kentlerde yaşayan kişi sayıları arasındaki farka bağlanabileceğini savunmuştur.

KAYNAKÇA

ACEMOĞLU, D., AUTOR, D. (2012): What Does Human Capital Do?, A Review of Goldin and Katz’s The Race Between Education and Technology, The Journal of Economic Literature, June 2012, pp. 426-463.

ACEMOĞLU, D., JOHNSON, S., ROBINSON, J. A. (2002): Reversal of Fortune: Geography and Institutions in the Making of the Modern World Income Distribution, The Quarterly Journal of Economics, November 2002, pp. 1231-1294.

ACEMOĞLU, D., JOHNSON, S., ROBINSON; J. A. (2005): Institutions as a Fundamental Cause of Long-Run Growth, P.AGHION, S.N.DURLAUF (Ed.), Handbook of Economic Growth, Volume 1A, Elsevier, North Holland, 2005, içinde, pp. 385-472.

AKYÜZ, Y. (2012): Financial Crisis and Global Imbalances, A Development Perspective, South Center, Switzerland, 2012.

ANTHONY, S. D. (2012): The New Corporate Garage, Harvard Business Review, September 2012, pp. 45-53.

ARNOLD, J., BASSANINI, A., SCARPETTA, S. (2007): Solow or Lucas? Testing Growth Models Using Panel Data From OECD Countries, OECD Economics Department Working Papers, No. 592, OECD.

ARROW, K. J. (1963): Uncertainty and the Welfare Economics of Medical Care, The American Economic Review, 53 (5), pp. 941-973.

ARROW, K. J., BERNHEIM, B. D., FELDSTEIN, M. S., McFADDEN, D. L., POTERBA, J. M., SOLOW, R. M. (2011): 100 Years of The American Economic Review: The Top 20 Articles, The American Economic Review, February 2011, pp. 1-8.

ASHRAF, N., CAMERER; C. F., LOEWENSTEIN, G. (2005): Adam Smith, Behavioral Economist, The Journal of Economic Perspectives, Summer 2005, pp. 131-145.

ASHRAF, Q., GALOR, O. (?): The “Out of Africa” Hypothesis, Human Genetic Diversity, and Comparative Economic Development, The American Economic Review’da basılacak.

ASHRAF, Q., GALOR, O. (2007): Cultural Assimilation, Cultural Diffusion and the Origin of the Wealth of Nations, April 23, 2007.

AVINERI, S. (2012): The Strange Triumph of Liberal Democracy, Europe’s Ideological Context, Foreign Affairs, January/February 2012, pp. 68-74.

AYVERDİ, İ. (2010): Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Milliyet, Kubbealtı Lügati, 2010.

BARRO, R. J. (2001): Human Capital and Growth, The American Economic Review, May 2001, pp. 12-17.

BASU, K. (2011): Beyond the Invisible Hand, Groundwork for a New Economics, Princeton University Press, Princeton and Oxford, 2011.

BENKLER, Y. (2011): The Unselfish Gene, Harvard Business Review, July-August 2011, pp. 77-85.

BOWLES, S. (1998): Endogenous Preferences: The Cultural Consequences of Markets and Other Economic Institutions, The Journal of Economic Literature, March 1998, pp. 75- 111.

BROADBERRY, S. N. (1998): How Did the United States and Germany Overtake Britain? A Sectoral Analysis of Comparative Productivity Levels, 1870-1990, The Journal of Economic History, Vol 58, No. 2, June 1998, pp. 375-407.

BRUHN, M., KARLAN, D., SCHOAR, A. (2010): What Capital Is Missing in Developing Countries?, The American Economic Review: Papers and Proceedings, May 2010, pp. 629-633.

BULUTAY, T. (1972): İktisadi Büyüme Modelleri Üzerine Açıklamalar ve Eleştirmeler, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, No. 341.

BULUTAY, T. (1995a): Yeni Büyüme Kuramları ve Büyüme, Kalkınma Konusunda Diğer Bazı Yaklaşımlar, DPT Yayını, Ocak 1995.

BULUTAY, T. (1995b): Employment, Unemployment and Wages in Turkey, International Labour Organisation, 1995.

BULUTAY, T. (2005a): Türkiye Ekonomisinde Büyüme ve Bölüşüm Sorunları, İktisat, İşletme ve Finans, No. 230, Mayıs 2005, s. 5-55.

BULUTAY, T. (2005b): Türkiye Ekonomisinde Uluslararası Ticaret ve Döviz Piyasalarında 1980 Sonrası Gelişmelerin Temel Nitelikleri, Prof. Dr. H. ERLAT (Ed.), Bölgesel Gelişme Stratejileri ve Akdeniz Ekonomisi, Türkiye Ekonomi Kurumu Yayını, Ankara, 2005, içinde, s. 21-85.

BULUTAY, T. (2006a): İktisat Kuramı, Eğitim ve Gelir Bölüşümü, İktisat, İşletme ve Finans, Nisan 2006, s. 5-69.

BULUTAY, T. (2006b): İktisat ve Yoksulluk, İ. Ü. İktisat Fakültesi Mezunları Genel Cemiyeti Merkezi, İktisat Dergisi, Nisan-Ağustos 2006, s. 9-18.

BULUTAY, T. (2007): Dünyada ve Türkiye’de Yaşanan Son İktisadi Gelişmeler Üzerine Değerlendirmeler, İktisat, İşletme ve Finans, Temmuz 2007, s. 5-104.

BULUTAY, T. (2011): Türkiye’nin Son Yıllardaki Sağlıksız, Yetersiz, Oynak Gelişmesi Hakkında Düşünceler, S.ŞAHİNKAYA, N.İLTER ERTUĞRUL (Ed.), Bilsay Kuruç’a Armağan, 2011, içinde, s. 437-500.

BULUTAY, T. (2012): Sencer Divitçioğlu’na Saygı ve Övgü, İ.EKİNCİ, H.GÜLDAĞ (Hazırlayanlar), Sencer Divitçioğlu Anlatıyor, Yapı Kredi Yayınları, 3616, içinde, s. 232-252.

BULUTAY, T. (Ed.) (1998a): Enformel Kesim I – Informal Sector I, DİE Yayınları, 1998.

BULUTAY, T. (Ed.) (1998b): Enformel Kesim II – Informal Sector II, DİE Yayınları, 1998.

BULUTAY, T., TAŞTI, E. (2004): Informal Sector in the Turkish Labour Market, Yazılış tarihi 2002, Türkiye Ekonomi Kurumu Web Sitesi, 35 sayfa.

BULUTAY, T., TEZEL, Y. S., YILDIRIM, N. (1974): Türkiye Milli Geliri (1923-1948), Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, No. 375, Ankara, 1974.

BULUTAY, T., YILDIRIM, N. (1969): Türk Seçmenlerinin Oy Verme Eğilimlerinde İktisadi Sebeplerin Önemi Üzerine Bir Deneme, S.B.F. Dergisi, Cilt XXIII, 1969, Sayı: 4, s. 7-39.

CASELLI, F. (2005): Accounting for Cross-Country Income Differences, P.AGHION, S.N.DURLAUF (Ed.), Handbook of Economic Growth, Volume 1A, Elsevier, North Holland, 2005, içinde, pp. 679-741.

CHANG, H-J. (2008 (2009)): Sanayileşmenin Gizli Tarihi (Çev. Emin Akçaoğlu), Epos Yayınları, 2009.

COMIN, D., EASTERLY, W., GONG, E. (2010): Was the Wealth of Nations Determined in 1000 BC?, American Economic Journal, Macroeconomics, July 2010, pp. 65-97.

CORRADO, C. A., HULTEN, C. R., SICHEL, D. E. (2006): Intangible Capital and Economic Growth, NBER Working Paper, No. 11948, January 2006.

CRAFTS, N. F. R. (1996): The First Industrial Revolution: A Guided Tour for Growth Economists, The American Economic Review, May 1996, pp. 197-201.

CURIE, J. (2011): Inequality at Birth: Some Causes and Consequences, The American Economic Review, May 2011, pp. 1-22.

DOBSON, S., RAMLOGAN-DOBSON, C. (2012): Why Is Corruption Less Harmful to Income Inequality in Latin America?, World Development, Vol. 40, No. 8, pp. 1534-1545.

ELSTER, J. (1989): Social Norms and Economic Theory, The Journal of Economic Perspectives, Fall 1989, pp. 99-117.

ERSEL, H. (2012): Türkiye’nin Küresel Krize Tepkisi ve İktisadi Büyüme Sorunu, İktisat ve Toplum, 2012, Sayı: 15, s. 12-18.

EVENSKY, J. (2005): Adam Smith’s Theory of Moral Sentiments: On Morals and Why They Matter to a Liberal Society of Free People and Free Markets, The Journal of Economic Perspectives, Summer 2005, pp. 109-130.

FERGUSON, N. (2011): Çev. N. Elhüseyni, Uygarlık, Batı ve Ötekiler, Yapı Kredi Yayınları, 2011.

GALE, D. (1996): What Have We Learned From Social Learning?, European Economic Review, 40 (1996), pp. 617-628.

GALOR, O. (2010): The 2008 Lawrence R. Klein Lecture – Comparative Economic Development: Insights From Unified Growth Theory, International Economic Review, February 2010, pp. 1-44.

GOLDIN, C. (2006): The Quiet Revolution That Transformed Women’s Employment, Education, and Family, The American Economic Review, May 2006, pp. 1-21.

GREENWALD, B., STIGLITZ, J. E. (2006): Helping Infant Economies Grow: Foundations of Trade Policies for Developing Countries, The American Economic Review, May 2006, pp. 141-146.

GREIF, A. (1994): Cultural Beliefs and the Organization of Society: A Historical and Theoretical Reflection on Collectivist and Individualist Societies, Journal of Political Economy, October 1994, pp. 912-950.

GREIF, A. (2006): Family Structure, Institutions, and Growth: The Origins and Implications of Western Corporations, The American Economic Review, May 2006, pp. 308-312.

GREIF, A., TABELLINI, G. (2010): Cultural and Institutional Bifurcation: China and Europe Compared, The American Economic Review, May 2010, pp. 135-140.

GUGLER, J. (1997): Overurbanization Reconsidered, J.GUGLER (Ed.), Cities in the Developing World, Issues, Theory, and Policy, Oxford University Press, 1997, içinde, pp. 114-123.

GUISO, L., SAPIENZA, P., ZINGALES, L. (2006): Does Culture Affect Economic Outcomes, The Journal of Economic Perspectives, Spring 2006, pp. 23-48.

HALL, R. E. (2001): Struggling to Understand the Stock Market, The American Economic Review, May 2001, pp. 1-11.

HANSEN, G. D., PRESCOTT, E. C. (2002): Malthus to Solow, The American Economic Review, September 2002, pp. 1205-1217.

HENDERSON, J. V. (2005): Urbanization and Growth, P.AGHION, S.N.DURLAUF (Ed.), Handbook of Economic Growth, Volume 1B, Elsevier, North Holland, 2005, içinde, pp. 1543-1591.

HERNANDEZ-SANCHO, F., SOLER-MARCO, V., SALA-GARRIDO, R., ALMENAR-LLONGO, V. (2012): Productive Efficiency and Territorial Externalities in Small and Medium-Sized Industrial Firms: A Dynamic Analysis of the District Effect, Growth and Change, Vol. 43, No. 2 (June 2012), pp. 179-197.

HOFF, K., PANDEY, P. (2006): Discrimination, Social Identity, and Durable Inequalities, The American Economic Review, May 2006, pp. 206-211.

HOFF, K., STIGLITZ, J. E. (2010): Equilibrium Fictions: A Cognitive Approach to Societal Rigidity, NBER Working Paper, No. 15 776, March 2010.

HULTEN, C. R., HAO, J. X. (2012): The Role of Intangible Capital in the Transformation and Growth of the Chinese Economy, NBER Working Paper, No. 18405, September 2012.

İNAN, K. (2012): Teknolojik İş(lev)sizlik, Kitle Üretiminden Yaratıcı Tasarıma, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.

JONES, C. I. (2005): Growth and Ideas, P.AGHION, S.N.DURLAUF (Ed.), Handbook of Economic Growth, Volume 1B, Elsevier, North Holland, 2005, içinde, pp. 1063-1111.

JONES, C. I., ROMER, P. M. (2010): The New Kaldor Facts: Ideas, Institutions, and Human Capital, American Economic Journal: Macroeconomics, January 2010, pp. 224-245.

JONES, L. E., MANUELLI, R. E. (2005): Neoclassical Models of Endogenous Growth: The Effects of Fiscal Policy, Innovation and Fluctuations, P.AGHION, S.N.DURLAUF (Ed.), Handbook of Economic Growth, Volume 1A, Elsevier, North Holland, 2005, içinde, pp. 13-65.

KABACALI, A. (2011): II. Mahmud, Osmanlı Yenileşmesinde Bir Çığır Açıcı, Denizkültür, Denizbank yayınları, No. 27, 2011.

KEELEY, B. (2007): Human Capital, How What You Know Shapes Your Life, OECD Insights, OECD, 2007.

KILIÇASLAN, Y., ERDOĞAN, L., ÇAĞLARIRMAK, N. U., ESEN, E. (2012): Technology, Specialisation and Productivity in Manufacturing Industry, İktisat, İşletme ve Finans, Mayıs 2012, s. 9-33.

KLAMER, A. (1984): Conversations with Economists, Rowman and Allanheld, Publishers, 1984.

KLENOW, P. J., RODRIGUEZ-CLARE, A. (2005): Externalities and Growth, P.AGHION, S.N.DURLAUF (Ed.), Handbook of Economic Growth, Volume 1A, Elsevier, North Holland, 2005, içinde, pp. 817-861.

KOCAMAN, T. (2008): Türkiye’de İç Göçler ve Göç Edenlerin Nitelikleri (1965-2000), DPT Yayını, Nisan 2008.

KONGAR, E. (2012): Dışişleri Bakanı’nın Ulusculukla Hesaplaşması – II, Cumhuriyet, 22 Eylül 2012, s. 3.

KRUEGER, A. O. (1974): The Political Economy of the Rent-Seeking Society, The American Economic Review, June 1974, pp. 291-303.

KRUGMAN, P. (2009): The Increasing Returns Revolution in Trade and Geography, The American Economic Review, June 2009, pp. 561-571.

KUBAN, D. (2012): Türk Toplumu Nasıl Tutucu?, Cumhuriyet, Bilim Teknoloji, 28 Eylül 2012, s. 5.

KURAN, T. (2003): The Islamic Commercial Crisis: Institutional Roots of Economic Underdevelopment in the Middle East, The Journal of Economic History, Vol. 63, No. 2, (June 2003), pp. 414-446.

KURAN, T. (2004): Why the Islamic Middle East Did Not Generate an Indigenous Corporate Law, University of Southern California Law School, Law and Economics Working Paper Series, Paper 16, 2004.

LUCAS, R. E., Jr. (2003): Macroeconomic Priorities, The American Economic Review, March 2003, pp. 1-14.

LUCAS, R. E., Jr. (2004): Life Earnings and Rural-Urban Migration, Journal of Political Economy, February 2004, pp. S29-S59.

LUCAS, R. E., Jr. (2009): Trade and Diffusion of the Industrial, American Economic Journal, Macroeconomics, January 2009, pp. 1-25.

MARTIN, A., VENTURA, J. (2012): Economic Growth with Bubbles, The American Economic Review October 2012, pp. 3033-3058.

NORTH, D. C. (2005): Understanding the Process of Economic Change, Princeton University Press, Princeton and Oxford, 2005.

OECD (2010): OECD Economic Surveys, Turkey, September 2010.

OECD (2011): Social Justice in the OECD – How Do the Member States Compare? Sustainable Governance Indicators 2011, OECD Veri Sitesi.

OECD (2012a): Industrial Policy and Territorial Development, Lessons From Korea, OECD Development Center, OECD, 2012.

OECD (2012b): OECD Economic Surveys, Turkey, July 2012.

OECD (2012c7): Redefining “Urban”, A New Way to Measure Metropolitan Areas, OECD, 2012.

OKSAY, R. (2012): Dünya Biliminin Durumu: Fikir Başkentleri, Yaratıcılık-Yenilik Ağı, Cumhuriyet, Bilim Teknoloji, 12 Ekim 2012, s. 10, 11.

OKSAY, R. (2012): Irkçılık: Bilim Reddediyor Ama Toplum Etkisinden Kurtulamıyor, Cumhuriyet, Bilim Teknoloji, 28 Eylül 2012, s. 8, 9.

REYNOLDS, L. G. (1985): Economic Growth in the Third World, 1950-1980, Yale University Press, New Haven and London, 1985.

ROMER, P. M. (1996): Why Indeed in America? Theory, History, and the Origins of Modern Economic Growth, The American Economic Review, May 1996, pp. 202-206.

SEJNOWSKI, T., DELBRUCK, T. (2012): The Language of the Brain, Scientific American, October 2012, pp. 46-51.

SEXTON; J. (2012): A Measure of the Creativity of a Nation Is How Well It Works With Those Beyond Its Borders, Scientific American, October 2012, pp. 28-32.

SPENCER, G. M., VINODRAI, T., GERTLER, M. S., WOLFE, D. A. (2010): Do Clusters Make a Difference? Defining and Assessing Their Economic Performance, Regional Studies, Vol. 44.6, pp. 697-715, July 2010.

SPOLAORE, E., WACZIARG, R. (2012): How Deep Are the Roots of Economic Development?, NBER Working Paper, June 2012.

STIGLITZ, J. E. (2012): The Journal of Economic Perspectives and the Marketplace of Ideas: A View from the Founding, The Journal of Economic Perspectives, Spring 2012, pp. 19-26.

T. C. KALKINMA BAKANLIĞI (2012): Dünya Ekonomisindeki Son Gelişmeler, Ağustos 2012, Sayı: 8.

TEECE, D. J. (2009): Dynamic Capabilities and Strategic Management, Oxford University Press, 2009.

TYLER, T. (2011): Why People Cooperate, The Role of Social Motivations, Princeton University Press, Princeton and Oxford, 2011.

UNITED NATIONS (2007 (2008)): World Urbanization Prospects: The 2007 Revision, Data in Digital Form, United Nations, 2008.

ZITZEWITZ, E. (2012): Forensic Economics, The Journal of Economic Literature, September 2012, pp. 731-769.

 

22 Kasım 2012

 
Şeffaf YönetimŞeffaf Yönetim

mulkiye.org.tr
Mülkiyeliler Birliği © 2012